Bilgisayarda, imleci kelimenin üzerine getiriniz. Akıllı telefon veya tablette, kelimenin üzerine basılı tutunuz. Bilgisayarda tüm tarayıcılarda, akıllı telefon ve tabletlerde ise sadece Chorme tarayıcıda çalışır.
sözler birinci söz 1 Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. ve Onun yardımıyla. Her türlü hamd ve övgü, medih ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm ise, Efendimiz Muhammed'in ve bütün âl ve ashabının üzerine olsun. Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsîlâtıyla (örneğiyle) sekiz hikâyecikler ile birkaç hakîkati nefsimle (benimle) beraber dinle. Çünki ben, nefsimi (kendimi) herkesten ziyâde (fazla) nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifâde ettiğim (Sekiz Söz’ü) biraz uzunca nefsime (kendime) demiştim. Şimdi kısaca ve avâm lisânıyla (halk diliyle) nefsime (kendime) diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin. BİRİNCİ SÖZ Allah'ın (cc) ismiyle her hayrın başıdır. Biz dahi (-de) başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişanı (işareti) olduğu gibi, bütün mevcûdâtın (varlıkların) lisân-ı hâliyle (Hal dili. Bir şeyin görünüşü ile bir mânâ ifade etmesi.) vird-i zebânıdır. (Dilde tesbih. Sık sık tekrar edilen dua, söz, zikir.) Allah'ın (cc) ismiyle ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî (kıyaslamalı benzetme şeklindeki) hikâyeciğe bak, dinle, şöyle ki: Bedevî (medeni olmayan) Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himâyesine (korumasına) girsin. Tâ şakîlerin (eşkiyaların) şerrinden (kötülüklerinden) kurtulup hâcâtını (ihtiyaçlarını) tedârik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz (sayısız) düşman ve ihtiyâcâtına (ihtiyaçlarına) karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahrâya (çöle) çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi‘ (alçak gönüllü) idi, diğeri mağrur(kendini beğenmiş). Mütevâzii (alçak gönüllü) bir reisin ismini aldı, mağrur (kendini beğenmiş) almadı. Alanı, her yerde selâmetle (emniyetle) gezdi. Bir kātıu’t-tarîka (yol kesene) rast gelse, der: “Ben felân reisin ismiyle gezerim.” Şakî (eşkiya) def‘ olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrur (kendini beğenmiş) bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, ta‘rîf edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi. Hem zelîl (alçak), hem rezîl oldu. İşte ey mağrur (kendini beğenmiş) nefsim! Sen o seyyahsın (yolcusun). Şu dünya ise bir çöldür. Aczin (acizliğin) ve fakrın (fakirliğin) hadsizdir (sınırsızdır). sözler birinci söz 2 Düşmanın, hâcâtın(ihtiyaçların) nihâyetsizdir (sonsuzdur). Madem öyledir, şu sahrânın (çölün) Mâlik-i Ebedî’si (Sonu olmayan sahibi -Allah-) ve Hâkim-i Ezelî’sinin (Başlangıcı olmayıp hükmedici olan -Allah-) ismini al. Tâ bütün kâinâtın (evrenin) dilenciliğinden ve her hâdisâtın (olayların) karşısında titremeden kurtulasın. Evet, bu kelime öyle mübârek bir definedir ki, senin nihâyetsiz (sonsuz) aczin (acizliğin) ve fakrın (fakirliğin), seni nihâyetsiz (sonsuz) kudrete, rahmete rabt edip, (bağlayıp) Kadîr-i Rahîm’in (Çok merhametli ve sonsuz kudret -güç- sahibi -Allah-) dergâhında (huzurunda) aczi (acizliği), fakrı (fakirliği) en makbûl (kabul edilen) bir şefâatçi (af için vesile) yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki, askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı (korkusu) kalmaz. “Kanun nâmına, devlet nâmına” der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır. Başta demiştik: Bütün mevcûdât (varlıklar), lisân-ı hâl ile (Hal dili. Bir şeyin görünüşü ile bir mânâ ifade etmesi.) “Bismillâh”(Allah'ın ismiyle) der. Öyle mi? Evet, nasıl ki görsen, bir tek adam geldi. Bütün şehir ahâlisini (halkını) cebren (zorlan) bir yere sevk etti ve cebren (zorlan) işlerde çalıştırdı. Yakînen (şüphesiz olarak) bilirsin; o adam kendi nâmıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki, o bir askerdir. Devlet nâmına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinâd eder. (dayanır) Öyle de, her şey Cenâb-ı Hakk’ın (Hakkın tâ kendisi olan Yüce Allah'ın) nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyorlar, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç (Allah'ın ismiyle) der. Hazîne-i rahmet (rahmet hazinesi) meyvelerinden ellerini dolduruyorlar. Bizlere tablacılık ediyorlar. Her bir bostan (bahçe) (Allah'ın ismiyle) der. Matbaha-i kudretten (kudret mutfağından) bir kazan olur ki, çeşit çeşit, pek çok muhtelif (farklı) lezîz taâmlar(yiyecekler) içinde beraber pişiriliyor. Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar (Allah'ın ismiyle) derler. Rahmet feyzinden (ihsan, bağış, kerem.) birer süt çeşmesi olurlar. Bizlere Rezzâk (Çokça rızık veren -Allah-) nâmına en latîf (yumuşak, güzel, şirin, ince), en nazîf âb-ı hayat (hayat suyu) gibi bir gıdayı takdîm ediyorlar (sunuyorlar). Her bir nebât (bitki) ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları (Allah'ın ismiyle) derler. Sert olan taş ve toprağı delerler, geçerler. “Allah nâmına, Rahmân nâmına” derler. (Rahmân: Dünyâda dost olsun düşman olsun, lâyık olsun olmasın, mü'min olsun kâfir olsun bütün yaratıklara rızık ve sayısız nîmetler veren mânâsında Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından -güzel isimlerinden-.) Her şey onlara musahhar (itâat ettirilmiş) olur. Evet, havada dalların intişârı (yayılması) ve meyve vermesi gibi; o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i suhûletle (tam bir kolaylıkla) intişâr etmesi (yayılması) ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i harârete (şiddetli sıcaklığa) karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabîiyyûnun(tabiatçılar, doğaya tapanlar, doğayı yaratıcı güç kabul ederek herşeyin onun eseri olduğunu iddia edenler.) ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet (sağlamlık, sertlik) ve harâret (sıcaklık) dahi, emir tahtında (altında) hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer Asâ-yı Mûsâ (as) gibi "Asânla taşa vur!" (Bakara Suresi,60) emrine imtisâl ederek (uyarak) sözler ikinci söz 3 taşları şakk ederler (yararlar). Ve o sigara kâğıdı gibi ince nâzenîn (nazlı) yapraklar, birer a‘zâ-yı İbrâhîm (as) gibi, (İbrahim Aleyhisselamın uzuvları) ateş saçan harârete(sıcaklığa) karşı "Ey ateş, serin ve selâmetli ol." (Enbiyâ Sûresi, 69.) âyetini okuyorlar. Madem her şey, ma‘nen(manaca) (Allah'ın ismiyle) der. Allah nâmına, Allah’ın ni‘metlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi (-de) Allah'ın ismiyle demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil (Allah'ın emir ve yasaklarından habersiz davranan) insanlardan almamalıyız. Suâl: Tablacı (tezgâhtar) hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sâhibi olan Allah, ne fiyat istiyor? Elcevab: Evet, o Mün‘im-i Hakîkî, (Nimetlerin gerçek sahibi olan -Allah-) bizden o kıymetdar (kıymetli) ni‘metlere, mallara bedel istediği fiyat ise üç şeydir: Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir. Başta Allah'ın ismiyle zikirdir. Âhirde (sonda) Bütün hamdler -şükürler- kim söylese ve kime söylese sadece Allah'a (cc) mahsustur şükürdür. Ortada bu kıymetdar (kıymetli) hârika-i san‘at (sanat harikası) olan ni‘metler, Ehad-i Samed’in (Her şey kendisine muhtaç olduğu halde, hiç bir şeye muhtaç olmayan, tek olan -Allah-) mu‘cize-i kudreti(kudret mucizesi) ve hediye-i rahmeti (rahmet hediyesi) olduğunu düşünmek ve derk etmek (anlamak) fikirdir. Bir padişahın kıymetdar (kıymetli) bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sâhibini tanımamak ne derece belâhet (ahmaklık) ise, öyle de; zâhirî(görünürdeki) mün‘imleri (nimet verenleri) medih(övgü) ve onlara muhabbet edip Mün‘im-i Hakîkî’yi (Nimetlerin gerçek sahibi olan -Allah-) unutmak, ondan bin derece daha belâhettir (ahmaklıktır). Ey nefis! Böyle ebleh (ahmak) olmamak istersen, Allah nâmına ver, Allah nâmına al. Allah nâmına başla, Allah nâmına işle. Vesselâm. (İşte bu kadar! Selâmetle.) İKİNCİ SÖZ Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. "Onlar ki gayba inanırlar." (Bakara Sûresi, 3) İmanda ne kadar büyük bir saadet ve ni‘met; ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsîlî (kıyaslamalı benzetme şeklindeki) hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbîn (bencil), tâli‘siz bir tarafa; diğeri hudâbîn (hakkı ve hakikatı gören), bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, (yol alır) giderler. Hodbîn (bencil) adam, hem hodgâm(kendi keyfini düşünen), hem hod-endîş (kendi için endişelenen), hem bedbîn(kötümser) olduğundan, bedbînlik (kötümserliğinin) cezâsı olarak nazarında pek fenâ bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler (çaresizler) zorba, müdhiş (dehşet verici) adamların sözler ikinci söz 4 ellerinden ve tahrîbâtlarından (yıkımlarından) vâveylâ (feryâd) ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn (hüzünlü), elîm(acı veren) bir hâli görür. Bütün memleket bir mâtemhâne-i umûmî (herkesin yas tuttuğu ve üzüntüden ağlayıp sızladığı yer) şeklini almış. Kendisi şu elîm (acı veren) ve muzlim (karanlık) hâleti hissetmemek için, sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki herkes ona düşman ve ecnebî (yabancı) görünüyor. Ve ortalıkta dahi(da), müdhiş (dehşet verici) cenazeleri ve me’yûsâne (ümitsizce) ağlayan yetîmleri görür. Vicdanı azab içinde kalır. Diğeri hüdabîn (hakkı ve hakikatı gören), hüdaperest (Allah'a tapan) ve hak-endiş (Hakkı düşünen. Hakkı arayan, doğruluk için endişe eden), güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umûmî (genel) şenlik görüyor. Her tarafta bir sürûr (sevinç), bir şehr-âyîn (şenlik), bir cezbe (coşku) ve neş’e içinde zikirhâneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhîsât-ı umûmiye (topluca görevden serbest bırakmalar) şenliği görüyor. Hem tekbîr (Allah'ın (cc) sonsuz büyüklüğünü ve yüceliğini belirten "Allahü Ekber" sözünü söylemek) ve tehlîl ile (Lâ ilahe illallah sözü. Allah'tan (cc) başka ilah olmadığını ve bir tek olduğunu belirten bir sözdür.) mesrûrâne (sevinç içinde) ahz-ı asker (askere alınma) için bir davul, bir mûsîkî sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın (talihsizin) hem kendi, hem umum (tüm) halkın elemiyle (acısıyla) müteellim olmasına (acı cekmesine) bedel; şu bahtiyar hem kendi, hem umum (tüm) halkın sürûruyla (sevinciyle) mesrûr (sevinçli) ve müferrah(ferahlamış) olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükür eder. Sonra döner. Öteki adama rast gelir. Hâlini anlar. Ona der: “Yahu! Sen dîvâne (deli) olmuşsun. Bâtınındaki (içindeki) çirkinlikler zâhirine (dışına) aksetmiş (yansımış) olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhîsâtı (terhisleri) soymak ve talan etmek (yağmalamak) tevehhüm etmişsin (kuruntu yapmışsın). Aklını başına al. Kalbini temizle. Tâ şu musibetli perde senin nazarından kalksın. Hakîkati görebilesin. Zîrâ (çünkü) nihâyet (son) derecede âdil, merhametkâr (merhametli), raiyetperver (halkına düşkün), muktedir (güçlü), intizâmperver(tertip ve düzeni seven), müşfik (şefkatli) bir melikin memleketi; hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkıyât ve kemâlât (ilericiliğin ve mükemmeliyetçiliğin eserlerini) gösteren bir memleket, senin vehminin (kuruntunun) gösterdiği sûrette olamaz.” Sonra o bedbahtın (talihsizin) aklı başına gelir. Nedâmet eder (pişmanlık duyar). “Evet, ben işretten (sarhoşluktan) dîvâne olmuştum (aklımı yitirmiştim). Allah senden râzı olsun ki, cehennemî bir hâletten (cehennem gibi bir durumdan) beni kurtardın” der. Ey nefsim! Bil ki, evvelki adam kâfirdir. Veya fâsık-ı gāfildir (dinin emir ve yasaklarına aldırmazlık içinde olan günahkârdır). Şu dünya onun nazarında bir mâtemhâne-i umûmîdir (herkesin yas tuttuğu ve üzüntüden ağlayıp sızladığı yerdir). Bütün zîhayat (canlılar) firâk (ayrılık) ve zevâl (son bulma) sillesiyle (tokatlarıyla) ağlayan yetîmlerdir. Hayvan ve insan ise, ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcûdât (varlıklar) ruhsuz, müdhiş (dehşet verici) cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm (acı veren), ezici dehşetli evhâm (kuruntu), küfründen (inkarcılığından) ve dalâletinden (sapkınlığından) neş’et edip(ortaya çıkıp), onu ma‘nen (manevi olarak) ta‘zîb eder (sıkar). sözler üçüncü söz 5 Diğer adam ise mü’mindir. Cenâb-ı Hâlik’ı (Yüce Yaratıcı -Allah-) tanır, tasdîk eder. Onun nazarında şu dünya bir zikirhâne-i Rahmân, (Rahmanın zikir evi, çok merhametli olan Allah'ın (cc) zikredildiği yer.) bir ta‘lîmgâh-ı beşer ve hayvan (insan ve hayvanın eğitim yeri) ve bir meydân-ı imtihân-ı ins ve candır. (insan ve cinlerin imtihan yeridir.) Bütün vefeyât-ı hayvâniye ve insaniye (hayvavların ve insanların ölümü) ise terhîsâttır(terhislerdir). Vazîfe-i hayatını (hayat vazifesini) bitirenler bu dâr-ı fânîden (geçici yer -dünya-), ma‘nen mesrûrâne (manevi olarak sevinçli şekilde) dağdağasız(sıkıntısız) bir âleme giderler. Tâ yeni vazîfedârlara (görevlilere) yer açılsın. Gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdât-ı hayvâniye ve insaniye (insanların ve hayvanların doğumları) ise, ahz-ı askere (askere alma), silâh altına, vazîfe başına gelmektir. Bütün zîhayat (canlılar) birer muvazzaf (görevli), mesrûr (sevinçli) asker; birer müstakîm(dosdoğru), memnun me’murlardır. Bütün sadâlar (sesler) ise, ya vazîfe başlamasındaki zikir ve tesbîh; ve paydostan gelen şükür ve tefrîh (rahatlama); veya işlemek neş’esinden neş’et eden (ortaya çıkan) nagamâttır (nağmelerdir). Bütün mevcûdât(varlıklar), o mü’minin nazarında Seyyid-i Kerîm’inin (Çok ikram edici olan efendi -Allah) ve Mâlik-i Rahîm’inin (Çok merhametli ve her şeyin sahibi olan Allah (cc).) birer mûnis (cana yakın, alışılmış) hizmetkârı, birer dost me’muru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok latîf (yumuşak, güzel, şirin, ince), ulvî (yüce) ve lezîz (lezzetli), tatlı hakîkatler îmânından tecellî eder (görünür). Tezâhür eder (açığa çıkar). Demek îmân, bir ma‘nevî tûbâ-yı cennet (cennet ağacının) çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, ma‘nevî bir zakkūm-u cehennem (cehennem zakkumu, cehennemde cehennemliklerin yiyeceği olan çok acı meyveli bir bitki) tohumunu saklıyor. Demek selâmet (esenlik) ve emniyet, yalnız İslâmiyet’de ve îmândadır. Öyle ise biz dâimâ Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah'a hamd olsun. demeliyiz. ÜÇÜNCÜ SÖZ Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. "Ey insanlar! Rabbinize ibadet ediniz." Bakara Sûresi, 21. İbâdet, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk (haram işleme) ve sefâhet (günah olan zevk ve eğlencelere düşkünlük), ne büyük bir hasâret(zarar) ve helâket (yok oluş) olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî (kıyaslamalı benzetme şeklindeki) hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki asker uzak bir şehire gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler. Tâ yol ikileşir. Bir adam orada bulunur. Onlara der: “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi Hem kısa ve uzunlukta birdirler. sözler üçüncü söz 6 Yalnız bir fark var ki; intizâmsız (düzensiz), hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zâhirî (görünürde) bir hıffet (hafiflik), yalancı bir rahatlık görür. İntizâm-ı askerî (askerlik düzeni) altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî (besleyici) hulâsalardan (özlerden) dolu dört okkalık (1200 gr.) bir çanta; ve her adüvvü (düşmanı) alt ve mağlûb edecek iki kıyyelik (1882 gr.) bir mükemmel mîrî (devlete ait) silâhı mecbûrdur. O iki asker, o muarrif (tarif eden) adamın sözünü dinledikten sonra, şu bahtiyar nefer(asker) sağa gider. Bir batman (8 kg) ağırlığı omzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht (talihsiz) nefer (asker) ise askerliği bırakır. Nizâma (düzene) tâbi‘ olmak (uymak) istemez. Sola gider. Cismi(bedeni) bir batman(8 kg) ağırlıktan kurtulur. Fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz (sayısız) korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her hâdiseden (olaydan) titrer bir sûrette gider. Tâ mahall-i maksûda (varılmak istenilen yere) yetişir. Orada âsî ve kaçak cezâsını görür. Askerlik nizâmını (düzenini) seven, çanta ve silâhını muhâfaza eden ve sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek (korkmayarak), rahat-ı kalb ve vicdan (kalp ve vicdan rahatlığı) ile gider. Tâ o matlûb (varılmak istenilen) şehire yetişir. Orada vazîfesini güzelce yapan bir nâmuslu askere münâsib (uygun) bir mükâfât (bir hizmet veya başarı ve iyiliğe karşı verilen karşılık) görür. İşte ey nefs-i serkeş (dikkafalı nefis)! Bil ki o iki yolcu, biri mutî‘-i kānûn-u İlâhî (İlahi kanunlara uyan), birisi de âsî hevâya tâbi‘ (nefsin zararlı ve günah olan arzularına uyan) insanlardır. O yol ise, hayat yoludur ki, âlem-i ervâhtan (ruhlar âlemi, ölmüşlerin ruhlarının, meleklerin ve diğer ruhlu varlıkların bulunduğu dünya) gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silâh ise, ibâdet ve takvâdır (günahlardan sakınmadır). İbâdetin çendân (her ne kadar) zâhirî (görünürde) bir ağırlığı var. Fakat ma‘nâsında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, ta‘rîf edilmez. Çünki âbid (ibadet eden) namazında der: Allah'tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh bulunmadığını şehadet ederim. Yani, “Hâlık (Yaratıcı -Allah-) ve Rezzâk (Rızık verici -Allah-) ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat onun elindedir. O hem Hakîm’dir, (Hikmet sahibi, herşeyi gayeli ve faydalı olarak yerli yerinde yapan.) abes (faydasız) iş yapmaz. Hem Rahîm’dir, (Çok merhametli, çok acıyan, çok şefkatli.) ihsânı (iyiliği), merhameti çoktur” diye i‘tikād ettiğinden (inandığından), her şeyde bir hazîne-i rahmet (rahmet hazinesi) kapısını bulur. Duâ ile çalar. Hem her şeyi kendi Rabbisinin (Terbiye eden, besleyen, yetiştiren, sahip. * Herşeyin sahibi ve terbiye edicisi, besleyip yetiştiricisi olan Allah (cc).) emrine musahhar (itâat ettirilmiş) görür, Rabbisine ilticâ eder (sığınır). Tevekkül(Allah'a (cc) güvenmek, Allah'a (cc) dayanmak, yapılması gerekenleri elinden geldiğince yapıp gerisini Allah'a (cc) bırakma.) ile istinâd edip (dayanıp) her musibete karşı tahassun eder (sığınır). Îmânı ona bir emniyet-i tâmme (tam bir emniyet) verir. Evet, her hakîkî hasenât (gerçek iyilik) gibi cesâretin dahi(-de) menbaı (kaynağı) îmândır, ubûdiyettir (kulluktur). Her seyyiât (günahlar, kötülükler) gibi, cebânetin (korkaklığın) dahi (-da) menbaı (kaynağı) dalâlettir (sapkınlıktır). Evet, tam münevverü’l-kalb (kalbi nurlanmış) bir âbidi (ibadet eden birini), küre-i arz (yeryüzü) bomba olup patlasa, ihtimâldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedâniyeyi (Her şey her an kendisine muhtaçken kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın (cc) sonsuz güç ve kuvveti.) lezzetli bir hayret ile seyredecek. sözler dördüncü söz 7 Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl (aydın fikirli) denilen kalbsiz bir fâsık(günahkar) feylesof(felseci) ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız arzımıza (dünyamıza) çarpmasın mı?” der, evhâma(kuruntuya) düşer. Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini (evlerini) terk ettiler. Evet, insan nihâyetsiz (sonsuz) şeylere muhtaç olduğu halde, sermayesi hiç hükmünde; hem nihâyetsiz (sonsuz) musibetlere ma‘rûz olduğu halde, iktidarı hiç hükmünde bir şey; âdetâ sermaye ve iktidarının dâiresi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri (ümit ettikleri), arzuları ve elemleri (kaygıları) ve belâları ise, dâiresi gözü, hayâli nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu derece âciz ve zayıf, fakir ve muhtaç olan rûh-u beşere (insan ruhuna) ibâdet, tevekkül(Allah'a (cc) güvenmek, Allah'a (cc) dayanmak, yapılması gerekenleri elinden geldiğince yapıp gerisini Allah'a (cc) bırakma.), tevhîd(Allah'tan (cc) başka ilah olmadığına inanmak), teslîm ne kadar azîm(büyük) bir kâr, bir saadet, bir ni‘met olduğunu bütün bütün kör olmayan görür, derk eder (anlar). Ma‘lûmdur ki (bilinir ki), zararsız yol, zararlı yola -velev on ihtimâlden bir ihtimâl ile olsa- tercîh edilir. Halbuki mes’elemiz olan ubûdiyet (kulluk) yolu zararsız olmakla beraber -ondan dokuz ihtimâl ile- bir saadet-i ebediye (sonsuz mutluluk) hazinesi vardır. Fısk (haram işleme) ve sefâhet (günah olan zevk ve eğlencelere düşkünlük) yolu ise, -hattâ fâsıkın (günahkarın) i‘tirâfıyla dahi- menfaatsiz olduğu halde, -ondan dokuz ihtimâl ile- şekavet-i ebediye helâketi (sonsuz azap felaketi) bulunduğu, icmâ‘ (fikir birliği) ve tevâtür (yalan üzerine birleşmesi imkansız olan bir topluluğun aynı hadiseyi haber vermesi) derecesinde hadsiz (sayısız) ehl-i ihtisâsın ve müşâhedenin (görünmeyen âlemlere ait hakikatleri bizzat gözleyen ve bu konuda uzmanlaşan kimselerin) şehâdetiyle (şahidliğiyle) sâbittir. Ve ehl-i zevkin (İlahi sırların ruh ve kalbten, nefis ve hisselere geçmesiyle bundan zevk alan kimseler) ve keşfin (maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış kimseler) ihbârâtıyla (haber vermesiyle) muhakkaktır (kesindir). Elhâsıl (özetle): Âhiret gibi dünya saadeti dahi (-de) ibâdette ve Allah’a asker olmaktadır. Öyle ise, biz dâimâ Bize taat ve muvaffakiyet nasip eden Allah'a hamd olsun. demeliyiz. Ve müslüman olduğumuza şükretmeliyiz. DÖRDÜNCÜ SÖZ Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Namaz dinin direğidir. (Tirmizi, İmân: 8; İbni Mâce, Fiten: 12; Müsned, 5:231, 237; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:76.) Namaz ne kadar kıymetdar (kıymetli) ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır; hem namazsız adam ne kadar dîvâne (akılsız) ve zararlı olduğunu iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘î (kesin) anlamak istersen, şu temsîlî (kıyaslamalı benzetme şeklindeki) hikâyeciğe bak, gör: Bir zaman bir büyük hâkim, iki hizmetkârını -her birisine yirmi dört altın verip- iki ay uzaklıkta hâs (özel) ve güzel sözler dördüncü söz 8 bir çiftliğine ikāmet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: “Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübâyaa ediniz (satın alınız). Bir günlük mesâfede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer (tren), hem tayyâre (uçak) bulunur. Sermayeye göre binilir.” İki hizmetkâr ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermayesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht (talihsiz), serseri olduğundan istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder (harcar). Kumara-mumara verip zâyi‘ eder (kaybeder). Bir tek altını kalır. Arkadaşı ona der: “Yahu! Şu liranı bir bilete ver, tâ bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir(çokça ikram edicidir). Belki merhamet eder. Ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyâreye (uçağa) bindirirler. Bir günde mahall-i ikāmetimize (ikamet edeceğimiz yere) gideriz. Yoksa iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbûr olursun.” Acaba şu adam inâd edip o tek lirasını, bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, muvakkat (geçici) bir lezzet için sefâhete (günah olan zevk ve eğlenceleye), sarf etse (harcasa), gayet akılsız, zararlı, bedbaht (talihsiz) olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı? İşte ey namazsız adam! Ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim! O hâkim ise Rabbimiz (Terbiye edicimiz -Allah-), Hâlikımızdır (Yaratıcımızdır -Allah-). O iki hizmetkâr yolcu ise, biri mütedeyyin (dindar) namazını şevk ile kılar, diğeri gāfil (Allah'ın emir ve yasaklarından habersiz davranan), namazsız insanlardır. O yirmi dört altın ise, yirmi dört saat her gündeki ömürdür. O hâs çiftlik ise cennettir. O istasyon ise kabirdir. O seyahat ise kabre, haşre, ebede gidecek beşer (insan) yolculuğudur. Amele göre, takvâ(günahlardan sakınma) kuvvetine göre o uzun yolu mütefâvit (zamanca birbirinden ayrı) derecede kat‘ ederler. Bir kısım ehl-i takvâ (günahlardan sakınan kimseler) berk (şimşek) gibi, bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da hayâl gibi, elli bin senelik bir mesâfeyi bir günde kat‘ eder. Kur’ân-ı Azîmüşşân (Şanı yüce Kur'an) şu hakîkate iki âyetiyle işaret eder. O bilet ise namazdır. Bir tek saat beş vakit namaza abdest ile kâfî (yeterli) gelir. Acaba yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye (dünya hayatına) sarf eden (harcayan) ve o uzun hayat-ı ebediyeye (sonsuz hayata) birtek saatini sarf etmeyen (harcamayan) ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine (kendine) zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl (akla zıd) hareket eder? Zîrâ (çünkü) bin adamın iştirâk ettiği (katıldığı) sözler beşinci söz 9 bir piyango kumarına yarı malını vermek akıl kabul ederse; -halbuki kazanç ihtimâli binden birdir- sonra yirmi dörtten bir malını yüzde doksan dokuz ihtimâl ile kazancı musaddak (doğrulanan) bir hazîne-i ebediyeye (sonsuz hazineye) vermemek, ne kadar hilâf-ı... (akla ve gözetilen fayda ve gayeye zıd) ...akıl ve hikmet (akla ve gözetilen fayda ve gayeye zıd) hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü kendini âkil zanneden adam anlamaz mı? Halbuki namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme (bedene) de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübâh (dinen yapılmasında ve yapılmamasında herhangi bir sakınca olmayan, helal olan davranışlar) dünyevî amelleri (dünyaya ait işleri) güzel bir niyet ile ibâdet hükmünü alır. Bu sûrette bütün sermâye-i ömrünü (ömür sermayesini) âhirete mal edebilir. Fânî (geçici) ömrünü bir cihette (bir bakıma) ibkā eder (süreklileştirir). BEŞİNCİ SÖZ Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Şüphesiz ki Allah takvâya sarılanlarla, iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlarla beraberdir. (Nahl Sûresi, 128.) Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek, ne derece hakîkî bir vazîfe-i insaniyet (insanlık vazifesi); ve ne kadar  fıtrî münâsib (yaratılışa uygun) bir netice-i hilkat-i beşeriye (insanın yaratılışın sonucu ve gayesi) olduğunu görmek istersen, şu temsîlî (karşılaştırmalı benzetme şeklinde) hikâyeciğe bak, dinle. Seferberlikte bir taburda biri muallem (talim görmüş) vazîfeperver (vazifesine düşkün); diğeri acemi, nefisperver (nefsine düşkün) iki asker beraber bulunuyordu. Vazîfeperver  (vazifesine düşkün) nefer (asker) ta‘lîme (eğitime) ve cihada (savaşa) dikkat eder, erzâk ve ta‘yînâtını (belirlenmiş geçim ihtiyaçlarını) hiç düşünmezdi. Çünki anlamış ki; onu beslemek ve cihâzâtını (cihazlarını) vermek, hasta olsa tedâvi etmek, hatta indelhâce (ihtiyaç anında) lokmayı ağzına koymaya kadar, devletin vazîfesidir. Ve onun asıl vazîfesi ta‘lîm (eğitim) ve cihaddır (savaştır). Fakat bazı erzâk ve cihâzât (cihazlar) işlerinde işler. Kazan kaynatır. Karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa: “Ne yapıyorsun?” “Devletin angaryasını (ücretsiz yaptırılan iş) çekiyorum” der. Demiyor: “Nafakam (geçim için lazım olan para) için çalışıyorum.” Diğer şikemperver (yeme içmeğe düşkün) ve acemi nefer (asker) ise, ta‘lîme (eğitime) ve harbe dikkat etmezdi. “O devlet işidir. Bana ne!” derdi. Dâim nafakasını (geçim için lazım olan para) düşünüp onun peşine dolaşır, taburu terk eder, çarşıya gider, alış veriş ederdi. Bir gün muallem(talim görmüş) arkadaşı ona dedi: “Birader asıl vazîfen ta‘lîm (eğitim) ve muhârebedir (savaşmadır). Sen, onun için buraya getirilmişsin. Padişaha i‘timâd et. O seni aç bırakmaz. O onun vazîfesidir. Hem sen âciz ve fakirsin. Her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücâhede (cihâd, gayret etme) ve seferberlik zamanıdır. Hem sana sözler beşinci söz 10 ‘Âsîdir’ der. Cezâ verirler. Evet, iki vazîfe peşimizde görünüyor. Biri padişahın vazîfesidir. Bazen biz onun angaryasını (ücretsiz yaptırılan iş) çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri bizim vazîfemizdir. Padişah bize teshîlât (kolaylaştırmalar) ile yardım eder ki, ta‘lîm (eğitim) ve harbdir.” Acaba o serseri nefer (asker) o mücâhid mualleme (talim görmüş mücahide) kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır, anlarsın! İşte ey tenbel nefsim! O dalgalı meydân-ı harb (savaş meydanı), bu dağdağalı (sıkıntılı) dünya hayatıdır. O taburlara taksîm edilen (bölüştürülen) ordu ise, cem‘iyet-i beşeriyedir (insan topluluğudur). Ve o tabur ise, şu asrın cemâat-i İslâmiyesidir (İslam toplumudur). O iki nefer(asker) ise, biri; ferâiz-i dîniyesini (dini farzlarını) bilen ve işleyen; ve kebâiri (büyük günahları) terk ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücâhede (cihad) eden müttakî (günahlardan çekinen) müslümandır. Diğeri, Rezzâk-ı Hakîkî’yi (Gerçek rızık verici olan Allah) ithâm etmek (suçlamak) derecesinde derd-i maîşete (geçim derdine) dalıp ferâizi (farzları) terk; ve maîşet (geçinme) yolunda rast gelen günahları işleyen fâsık-ı hâsirdir. (büyük zararlara düşen günahkar) Ve o ta‘lîm (eğitim) ve ta‘lîmât (hareket tarzını bildiren emirler) ise, -başta namaz- ibâdettir. Ve o harb ise nefis ve hevâ (günah olan arzular), cin ve ins(insan) şeytanlara karşı mücâhede (cihad) edip günahlardan ve ahlâk-ı...(rezil ahlak) ...rezîleden (rezil ahlak) kalb ve ruhunu helâket-i ebediyeden (sonsuz felaketten) kurtarmaktır. Ve o iki vazîfe ise, birisi hayatı verip beslemektir. Diğeri hayatı verene ve besleyene perestiş edip (çok büyük sevgi ve saygı besleyip) yalvarmaktır. Ona tevekkül edip (Allah'a (cc) güvenmek, Allah'a (cc) dayanmak, yapılması gerekenleri elinden geldiğince yapıp gerisini Allah'a (cc) bırakma.) emniyet etmektir. Evet, en parlak mu‘cize-i san‘at-ı Samedâniye (Her şey her an kendisine muhtaçken kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın (cc) sanatlı mucizesi) ve bir hârika-i hikmet-i Rabbâniye (Terbiye edici olan Alla'a (cc) ait gayeler ve faydalarla donatılmış harika) olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden (devam ettiren) de odur. Ondan başka olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan en iyi beslenir. -Meyve kurtları ve balıklar gibi- En âciz, en nâzik mahlûk (yaratılmış) en iyi rızkı o yer. -Çocuklar ve yavrular gibi.- Evet, vâsıta-i rızk-ı helâl (helâl rızık yolu), iktidar ve ihtiyâr(irade) ile olmadığını; belki acz (acizlik) ve zaaf (zayıflık) ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları muvâzene etmek (karşılaştırmak) kâfîdir (yeterlidir). Demek derd-i maîşet (geçim derdi) için namazını terk eden, o nefere(askere) benzer ki, ta‘lîmi (eğitimi) ve siperini bırakıp çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra, Cenâb-ı Rezzâk-ı Kerîm’in (Bütün varlıkların rızıklarını veren ve pek büyük ikram sahibi olan Yüce Allah'ın) matbaha-i... (rahmet mutfağından) ...rahmetinden (rahmet mutfağından) ta‘yînâtını (belirlenmiş geçim ihtiyaçlarını) aramak, başkalara bâr (yük) olmamak için bizzât gitmek, güzeldir, merdliktir. O dahi bir ibâdettir. Hem insan ibâdet için halk olunduğunu (yaratıldığını), fıtratı (yaratılışı) ve cihâzât-ı ma‘neviyesi (manevi cihazları) gösteriyor. Zîrâ(çünkü) hayat-ı...(dünyadaki hayatına) ...dünyeviyesine (dünya hayatına) lâzım olan amel (iş) ve iktidar cihetinde (yönünde), en ednâ(basit, küçük, aşağı) bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat hayat-ı ma‘neviye ve uhreviyesine (mânevî ve âhirete ait olan hayatına) sözler altıncı söz 11 lâzım olan ilim ve iftikār(Allah'a karşı fakirliğini hissetme) ile tazarru‘(yalvarma) ve ibâdet cihetinde, hayvanâtın sultanı ve kumandanı hükmündedir. Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi (dünya hayatını) gaye-i maksad (ulaşılmak istenen gaye) yapsan ve ona dâim(sürekli) çalışsan, en ednâ(basit, küçük, aşağı) bir serçe kuşunun bir neferi(askeri) hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi (âhiret hayatını) gaye-i maksad (ulaşılmak istenen gaye) yapsan ve şu hayatı dahi(-da) ona vesîle ve mezraa (tarla) etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakk’ın (Hakkın tâ kendisi olan Yüce Allah'ın) nazlı ve niyâzdâr(dua edip yalvaran) bir abdi(kulu), mükerrem (ikram olunmuş) ve muhterem (saygıdeğer) bir misafiri olursun. İşte sana iki yol. İstediğini intihâb edebilirsin (seçebilirsin). Hidâyet(Doğru yola erdirme) ve tevfîki(yardımı) Erhamürrâhimîn’den (Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah'tan) iste. ALTINCI SÖZ Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. "Allah mü'minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında Cenneti onlara vermek sûretiyle satın almıştır." (Tevbe Sûresi, 111.) Nefis ve malını Cenâb-ı Hakk’a (Hakkın tâ kendisi olan Yüce Allah'a) satmak; ve ona abd(kul) olmak ve asker olmak, ne kadar kârlı bir ticaret ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî (kıyaslamalı benzetme şeklindeki) hikâyeciği dinle: Bir zaman bir padişah raiyetinden (idaresi altındaki halktan) iki adama, her birisine emâneten birer çiftlik verir ki, içinde fabrika, makine, at, silâh gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muhârebe (savaş) zamanı olduğundan hiçbir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur. Veya tebeddül eder (değişime uğrar), gider. Padişah o iki nefere(askere) kemâl-i merhametinden (noksansız merhametinden) bir yâver-i ekremini (en yakın değerli bir memurunu) gönderdi. Gayet merhametkâr (merhametli) bir ferman ile onlara diyordu: “Elinizde olan emânetimi bana satınız. Tâ sizin için muhâfaza edeyim. Beyhûde (boşuna) zâyi‘ olmasın (yitmesin). Hem muhârebe (savaş) bittikten sonra size daha güzel bir sûrette iâde edeceğim. Hem güya o emânet malınızdır. Pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim nâmımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı, hem ücretleri birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârıfâtını (giderlerini) tedârik edemezsiniz (karşılayamazsınız). Bütün masârıfâtı (giderleri) ve levâzımâtı(gerekli şeyleri) ben deruhde... (üstlenirim) ...ederim (üstlenirim). Bütün vâridâtı (geliri) ve menfaati size vereceğim. Hem de terhîsât (terhis) zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr! Eğer bana satmazsanız, zaten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhâfaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhûde(boşuna) gidecek, hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız. Hem o nâzik, kıymetdar(kıymetli) âletler sözler altıncı söz 12 mîzânlar (teraziler), isti‘mâl edilecek (kullanılacak) şâhâne ma‘denler ve işler bulmadığından, bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhâfaza zahmeti ve külfeti(yükü) başınıza kalacak. Hem emânette hıyânet cezâsını göreceksiniz. İşte beş derece hasâret(zarar) içinde hasâret(zarar)! Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim nâmımla tasarruf etmek (idare etmek) demektir. Âdî bir esîr ve başı bozuğa bedel, âlî(yüce) bir padişahın hâs(özel), serbest bir yâver-i askeri (yakın askeri) olursunuz.” Onlar şu iltifâtı ve fermanı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı dedi: “Baş üstüne! Ben maal-iftihâr (iftiharla) satarım. Hem bin teşekkür ederim.” Diğeri mağrur (kendini beğenmiş), nefsi firavunlaşmış, hodbîn (bencil), ayyaş, güya ebedî o çiftlikte kalacak gibi dünya zelzelelerinden (sarsıntılarından), dağdağalarından (sıkıntılarından) haberi yok, dedi: “Yok, padişah kimdir? Ben mülkümü satmam. Keyfimi bozmam.” Biraz zaman sonra birinci adam, öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes hâline gıbta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş (iyiliğine erişmiş), hâs(özel) sarayında saadetle yaşıyor. Diğeri öyle bir hâle giriftâr olmuş (tutulmuş) ki, hem herkes ona acıyor, hem de “Müstehak!” diyor. Çünki hem saadeti, mülkü, hatasının neticesi olarak gitmiş. Hem cezâ ve azab çekiyor. İşte ey nefs-i pür-heves! (çok hevesli nefis) Şu misâlin dürbünü ile hakîkatin yüzüne bak. Ama o padişah ise, ezel ebed sultanı (Başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan) olan Rabb’in (Terbiye edicin -Allah-), Hâlik’ındır (Yaratıcı'ndır -Allah-). Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mîzânlar (teraziler) ise, senin dâire-i hayatın (hayat dairesi) içindeki mâmelekin (sahip oldukların); ve o mâmelekin (sahip oldukların) içindeki cisim(beden), ruh ve kalbin; ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayâl gibi zâhirî ve bâtınî (görünürdeki ve gizli) hâsselerindir (duyularındır). Ve o yâver-i ekrem (en yakın değerli bir memur) ise, Resûl-ü Kerîm’dir (asm). (Allah tarafından yeni bir kitab ile ve yeni bir din ile gönderilen yüce Peygamber (asm) ) Ve o fermân-ı ahkem (sağlam esaslar içeren buyruk) ise, Kur’ân-ı Hakîm’dir (Hikmetli Kur'ân'dır) ki, bahsinde bulunduğumuz ticâret-i azîmeyi (büyük ticareti) şu âyetle i‘lân ediyor: "Allah mü'minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında Cenneti onlara vermek sûretiyle satın almıştır." (Tevbe Sûresi, 111.) Ve o dalgalı muhârebe meydanı (savaş alanı) ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki, durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Madem her şey elimizden çıkacak. Fânî (geçici) olup kaybolacak. Acaba bâkîye (kalıcı hale) tebdîl edip (dönüştürüp) ibkā etmek (devam ettirmek) çaresi yok mu?” deyip düşünürken, birden semâvî (vahiy yoluyla gelen) sadâ-yı Kur’ân (Kur'ân'ın sesi) işitiliyor. Der: “Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir sûrette, güzel ve rahat bir çaresi var.” Suâl: “Nedir?” Elcevab: Emâneti sâhib-i hakîkîsine (gerçek sahibine) satmak. İşte o satışta beş derece kâr içinde kâr var. Birinci Kâr: Fânî (geçici) mal, bekā bulur (kalıcı olur). Çünki Kayyûm-u Bâkî (Her varlığı var edip varlıkta devamını sağlayan ve kendisi hiçbir şeye muhtaç olmadan daima var olan ve varlığı ölümsüz ve sonsuz olan Allah (cc).) olan Zât-ı Zülcelâl’e (Sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Zât, Allah.) verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil (sona eren ömür), bâkîye (ölümsüzlüğe) inkılâb eder (dönüşür). Bâkî (sonu gelmeyen) meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, âdetâ tohumlar, çekirdekler hükmünde zâhiren (görünüşte) fenâ bulur (yok olur), çürür. sözler altıncı söz 13 Fakat âlem-i bekāda (devamlı ve kalıcı olan âhiret âleminde), saadet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler. Ve âlem-i berzahta (kabir âleminde) ziyâdâr (ışıklı), mûnis(sevimli) birer manzara olurlar. İkinci Kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor. Üçüncü Kâr: Her a‘zâ (uzuv) ve hâsselerin (duyuların) kıymeti birden bine çıkar. Meselâ, akıl bir âlettir. Cenâb-ı Hakk’a (Hakkın tâ kendisi olan Yüce Allah'a) satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’ûm (uğursuz) ve müz‘ic (rahatsız eden) ve muacciz (taciz edici) bir âlet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazînânesini (hüzün veren elemlerini, acılarını) ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifânesini (dehşetli korkularını) senin bu bîçâre(çaresiz) başına yükletecek, yümünsüz (verimsiz) ve muzır (zararlı) bir âlet derekesine(alçaklığına) iner. İşte bunun içindir ki, fâsık (günahkar) adam, aklın iz‘âc (bunaltma) ve ta‘cîzinden kurtulmak için gāliben (çoğunlukla) ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakîkî’sine (Gerçek sahibi olan Allah'a) satılsa ve onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinâtta olan nihâyetsiz (sonsuz) rahmet hazinelerini ve hikmet (asıl fayda ve gaye) definelerini açar. Ve bununla sâhibini saadet-i ebediyeye (sonsuz mutluluğa) müheyyâ(hazır) eden bir mürşid-i Rabbânî (Terbiye edici Allah'a ait doğru yolu gösteren) derecesine çıkar. Meselâ göz bir hâssedir (duyudur) ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakk’a (Hakkın tâ kendisi olan Yüce Allah'a) satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyir ile, şehvet ve heves-i nefsâniyeye (nefse ait gelip geçici isteklere) bir kavvâd (pezevenk) derekesinde (alçaklığında) bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni‘-i Basîr’ine (Herşeyi gören ve bütün gözlerin ve görme sistemlerinin sahibi olan sanatkar yaratıcı -Allah-). satsan ve onun hesabına ve izni dâiresinde çalıştırsan, o zaman şu göz şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın (büyük kainat kıtabının) bir mütâlaacısı(inceleyicisi) ve şu âlemdeki mu‘cizât-ı san‘at-ı Rabbâniyenin (Terbiye ediciye -Allah'a- ait olan sanatlı mücizelerin) bir seyircisi ve şu küre-i arz (yeryüzü) bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübârek bir arısı derecesine çıkar. Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı (tat alma duyusunu), Fâtır-ı Hakîm’ine (Herşeyi faydalı ve gayeli yapan Yaratıcı -Allah-) satmazsan, belki nefis hesabına mide nâmına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına (ahırına) ve fabrikasına bir kapıcı derekesine (alçaklığına) iner, sukūt eder (düşer). Eğer Rezzâk-ı Kerîm’e (Bütün varlıkların rızıklarını veren ve pek büyük ikram sahibi olan Allah'a) satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika (tat alma duyusu), rahmet-i İlâhiye (İlahi rahmet) hazinelerinin bir nâzır-ı mâhiri (becerikli gözlemcisi) ve kudret-i Samedâniye (Her şey her an kendisine muhtaçken kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın (cc) sonsuz güç ve kuvveti) matbahlarının (mutfaklarının) bir müfettiş-i şâkiri (şükreden denetleyicisi) rütbesine çıkar. İşte ey akıl, dikkat et! Meş’ûm(uğursuz) bir âlet nerede, kâinât anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdî bir kavvâd (pezevenk) nerede, kütübhâne-i İlâhînin (İlâhi kütüphane, kâinat) mütefennin (fen âlimi) bir nâzırı (gözlemcisi) nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla (ahır) kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazîne-i hâssa-i rahmet nâzırı (İlahi rahmetin çok özel hazinelerinin gözlemcisi) nerede? Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve a‘zâları (uzuvları) kıyâs etsen, anlarsın ki, hakîkaten mü’min cennete lâyık; ve kâfir cehenneme muvâfık (uygun) bir mâhiyet (nitelik) kesb eder (kazanır). Ve onların her biri öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü’min, îmânıyla Hâlik’ının (Yaratıcı -Allah-) emânetini onun nâmına ve izni dâiresinde isti‘mâl... (kullanmasıdır) ...etmesidir (kullanmasıdır). Ve kâfir, hıyânet edip nefs-i emmâre (kötü istek ve düşünceleri uyandırıp yapmaya kuvvetli şekilde zorlayan nefis) hesabına çalıştırmasıdır. sözler altıncı söz 14 Dördüncü Kâr: İnsan zaîftir (zayıftır), belâları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyâde (fazla). Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e (Sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi ve her şeye gücü yeten Allah'a) dayanıp tevekkül (Allah'a (cc) güvenmek, Allah'a (cc) dayanmak, yapılması gerekenleri elinden geldiğince yapıp gerisini Allah'a (cc) bırakma) etmezse ve i‘timâd edip teslîm olmazsa, vicdanı dâim azab içinde kalır. Semeresiz (meyvesiz, sonuçsuz) meşakkatler (zorluklar), elemler (acılar), teessüfler (üzülmeler) onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder. Beşinci Kâr: Bütün o a‘zâ (uzuv) ve âletlerin ibâdeti ve tesbîhâtı (Allah'ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi) ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda cennet yemişleri sûretinde sana verileceğine, ehl-i zevk (İlahi sırların ruh ve kalbten, nefis ve hisselere geçmesiyle bundan zevk alan kimseler) ve keşif (maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış kimseler) ehl-i ihtisâsın ve müşâhedenin (görünmeyen âlemlere ait hakikatleri bizzat gözleyen ve bu konuda uzmanlaşan kimselerin) ittifâk etmişler. İşte bu beş mertebe kârlı ticareti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasâret(zarar) içinde hasârete (zarara) düşeceksin. Birinci Hasâret (Zarar): O kadar sevdiğin mal ve evlâd; ve perestiş ettiğin (haddinden fazla sevdiğin) nefis ve hevâ(nefsin isteği); ve meftun(tutkun) olduğun gençlik ve hayat zâyi‘ olup (yitip) kaybolacak. Senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini (acılarını) sana bırakıp boynuna yükletecekler. İkinci Hasâret (Zarar): Emânete hıyânet cezâsını çekeceksin. Çünki en kıymetdar(kıymetli) âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine (kendine) zulmettin. Üçüncü Hasâret (Zarar): Bütün o kıymetdar (kıymetli) cihâzât-ı insaniyeyi (insana ait cihazları) hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye (alçaklığa) düşürüp, hikmet-i İlâhiyeye (Allah'ın (cc) gözettiği gaye ve faydaya) iftirâ ve zulmettin. Dördüncü Hasâret (Zarar): Acz(acizliğin) ve fakrın(fakirliğin) ile beraber, o pek ağır hayat yükünü zayıf beline yükleyip, zevâl (son bulma) ve firâk (ayrılık) sillesi (tokadı) altında dâim vâveylâ (feryad) edeceksin. Beşinci Hasâret (Zarar): Hayat-ı ebediye (Sonsuz hayatın) esâsâtını (esaslarını) ve saadet-i uhreviye (ahiret mutluluğu) levâzımâtını (gerekenlerini) tedârik etmek (elde etmek) için verilen akıl, kalb, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmâniyeyi (Sonsuz rahmet sahibi Allah'ın hediyesi), cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir sûrete çevirmektir. Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar? Yok, kat‘â (kesinlikle) ve aslâ! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zîrâ (çünkü) helâl dâiresi geniştir. Keyfe kâfî(yeterli) gelir. Harama girmeye hiç lüzûm yoktur. Ferâiz-i İlâhiye (Allah'ın (cc) farz -kesin yapılması gereken- emirleri) ise hafiftir, azdır. Allah’a abd(kul) ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, ta‘rîf edilmez. Vazîfe ise, yalnız bir asker gibi, Allah nâmına işlemeli, başlamalı; ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı; ve izni ve kanunu dâiresinde hareket etmeli, sükûnet (sakinlik) bulmalı. Kusur etse istiğfâr etmeli (Allah'tan affedilmeyi istemeli). “Yâ Rab! Kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emânetini kabzetmek (teslim almak) zamanına kadar bizi emânette emîn (güvenilen) kıl. Âmîn!” (Allah'ım kabul eyle) demeli ve ona yalvarmalı. sözler yedinci söz 10 YEDİNCİ SÖZ Şu kâinâtın tılsım-ı muğlakını (anlaşılması zor kapalı ve gizli manasını) açan Allah'ın varlığına ve birliğine ve âhiret gününe îmân ettim. rûh-u beşer (insan ruhu) için saadet kapısını fetheden, ne kadar kıymetdar (kıymetli) iki tılsım-ı müşkilküşâ (açılması ve anlaşılması zor olan İlâhî gizli mânaları, hakikatları açan tılsım) olduğunu; ve sabır ile Hâlik’ına (Yaratıcı'sına -Allah-) tevekkül (Allah'a (cc) güvenmek, Allah'a (cc) dayanmak, yapılması gerekenleri elinden geldiğince yapıp gerisini Allah'a (cc) bırakma.) ve ilticâ(sığınma) ve şükürle Rezzâk’ından (Rızık verici, bütün varlıkların rızıklandırıcısı olan Allah'tan) suâl (istek) ve duâ, ne kadar nâfi‘ (faydalı) ve tiryâk (panzehir) gibi iki ilaç olduğunu; ve Kur’ân’ı dinlemek, hükmüne inkıyâd etmek (boyun eğmek, itaat etmek), namazı kılmak, kebâiri (büyük günahları) terk etmek, ebedü’l-âbâd (sonsuzların sonsuzluğu, âhiret) yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnakdâr (göz alıcı güzellikte) bir bilet, bir zâd-ı âhiret (ahiret hazırlığı), bir nûr-u kabir (kabir nuru) olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî (kıyaslamalı benzetme şeklindeki) hikâyeciğe bak, dinle. Bir zaman bir asker meydân-ı harb ve imtihânda (imtihan ve savaş alanında), kâr ve zarar deverânında (karın zarara zararın kara dönüşebildiği bir ortamda) pek müdhiş(dehşet verici) bir vaz‘iyete düşer. Şöyle ki: Sağ ve sol iki tarafından dehşetli, derin iki yara ile yaralı; ve arkasında cesîm(iri) bir aslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş. Bütün sevdiklerini asıp mahvediyor. Onu da bekliyor. Hem bu hâliyle beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor (sürülüyor). O bîçâre (çaresiz), şu dehşet içinde me’yûsâne (ümitsizce) düşünürken, sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhâh (iyiliksever), nûrânî bir zât peydâ olur. Ona der: “Me’yûs (ümitsiz) olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce isti‘mâl etsen (kullansan), o aslan sana musahhar (ehlileştirilmiş) bir at olur. Hem o darağacı sana keyif ve tenezzüh (gezinti) için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilaç vereceğim. Güzelce isti‘mâl etsen (kullansan), o iki müteaffin (kokuşmuş) yaraların iki güzel kokulu Gül-ü Muhammedî(asm) denilen latîf (yumuşak, güzel, şirin, ince) çiçeğe inkılâb ederler (dönüşürler). Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla uçar gibi bir senelik bir yolu bir günde kesersin. İşte eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et. Tâ doğru olduğumu anlayasın.” Hakîkaten bir parça tecrübe etti. Doğru olduğunu tasdîk etti (doğruladı). Evet, ben yani şu bîçâre (çaresiz) Said dahi bunu tasdîk ederim (doğrularım). Çünki biraz tecrübe ettim. Pek doğru gördüm. Bundan sonra birden gördü ki, sol cihetinden(tarafından) şeytan gibi dessâs (düzenbaz), ayyaş, aldatıcı bir adam çok ziynetler, süslü sûretler, fantaziyeler (zevk için kullanılan pahalı eşyalar), müskirler (içkiler) beraber olduğu halde geldi. Karşısında durdu. Ona dedi: “Hey arkadaş! Gel, gel. Beraber işret edip (içip) keyfedelim. Şu güzel kız sûretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.” sözler yedinci söz 16 S: “Hâ, hâ, nedir, ağzında gizli okuyorsun?” C: “Bir tılsım.” “Bırak şunu, anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım.” S: “Hâ, şu ellerindeki nedir?” C: “Bir ilaç.” “At şunu, sağlamsın. Neyin var? Alkış zamanıdır.” S: “Hâ, şu beş nişanlı kâğıt nedir?” C: “Bir bilet, bir ta‘yînât (belirlenmiş geçim ihtiyaçları) senedi.” “Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım!” der. Her bir desîse (hile) ile onu iknâa çalışır. Hatta o bîçâre(çaresiz) ona biraz meyleder. Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessâsa(hileciye) aldandım.- Birden sağ cihetinden (taraftan) ra‘d(gök gürültüsü) gibi bir ses gelir. Der: “Sakın aldanma! Ve o dessâsa (hileciye) de ki: Eğer arkamdaki aslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def‘ edip, peşimdeki yolculuğu men‘ edecek bir çare sende varsa, bulursan, haydi yap, göster, görelim. Sonra de: Gel keyfedelim. Yoksa sus hey sersem! Tâ Hızır gibi bu zât-ı semâvî (gökten gelen kişi) dediğini desin.” İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim! Bil, o bîçâre (çaresiz) asker ise sensin ve insandır. Ve o aslan ise, eceldir. Ve o darağacı ise, zevâl (son bulma) ve firâktır (ayrılıktır) ki, gece gündüzün dönmesinde her dost vedâ‘ eder, kaybolur. Ve o iki yara ise, birisi müz‘ic (rahatsız eden) ve hadsiz bir acz-i beşerî (insanın güçsüzlük ve çaresizliği), diğeri elîm (acı veren), nihâyetsiz (sonsuz) bir fakr-ı insanîdir (insanın fakirliğidir). Ve o nefiy(sürgün) ve yolculuk ise âlem-i ervâhtan (ruhlar aleminden), rahm-i mâderden (ana rahminden), sabâvetten (çocukluktan), ihtiyârlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan (ölenlerin ruhlarının kıyamete kadar kaldıkları âlemden), haşirden, sırâttan geçer bir uzun sefer-i imtihândır (imtihan yolculuğudur). Ve o iki tılsım ise, Cenâb-ı Hakk’a (Hakkın tâ kendisi olan Yüce Allah'a) îmân ve âhirete îmândır. Evet, şu kudsî (kutsal) tılsım ile ölüm, insan-ı mü’mini zindân-ı dünyâdan (dünya zindanından) bostân-ı cinâna (cennet bahçesine), huzûr-u Rahmân’a (Rahmân olan Allah'ın huzuruna) götüren bir musahhar (ehlileştirilmiş) at ve burâk (çok süratli bir cennet bineği) sûretini alır. Onun içindir ki, ölümün hakîkatini gören kâmil(olgun) insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem zevâl (son bulma) ve firâk (ayrılık), memât (ölüm) ve vefat (ahirete göçüş) ve darağacı olan mürûr-u zaman (zamanın geçmesi), o îmân tılsımı ile Sâni‘-i Zülcelâl’in (Sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi san'atla yaratan Allah'ın) taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu‘cizât-ı nakşını (süsleme sanatının mucizelerini), havârik-ı kudretini (kudret harikalarını), tecelliyât-ı rahmetini (rahmetinin görünmelerini), kemâl-i lezzetle (tam bir lezzetle) seyir ve temâşâya(gözlem yapmaya) vâsıta sûretini alır. Evet, güneşin nûrundaki renkleri gösteren aynaların tebeddül edip (değişip) tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar teşkîl eder (oluşturur). Ve o iki ilaç ise, biri sabır ile tevekküldür (Allah'a (cc) güvenmek, Allah'a (cc) dayanmak, yapılması gerekenleri elinden geldiğince yapıp gerisini Allah'a (cc) bırakmadır). Hâlik’ın (Yaratıcı'nın -Allah-) kudretine istinâd (dayanma) hikmetine (bilgeliğine) i‘timâddır (güvenmedir), öyle mi? Evet, emr-i künfeyekûne (Allah’ın yaratmayı dilediği şeye, “ol” diye emretmesi ve böylece onun varlık sahasına çıkması) mâlik (sahip) bir Sultân-ı Cihân’a (Dünyanın, kâinatın, âlemin Sultanı olan Allah'a) acz (acizlik) tezkeresiyle istinâd eden (dayanan) bir adamın ne pervâsı (korkusu) olabilir? Zîrâ (çünkü) en müdhiş (dehşet verici) bir musibet sözler yedinci söz 17 karşısında "(Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına musibet geldiğinde,) ‘Biz Allah'ın kullarıyız; yine Ona döneceğiz' (derler)." Bakara Sûresi, 156. deyip itmi’nân-ı kalb (kalben tatmin olma) ile Rabb-i Rahîm’ine (çok acıyıcı ve şefkatli olan terbiye edicisine -Allah-) i‘timâd eder (güvenir). Evet, ârif-i... (Allah'ı isim ve sıfatlarıyla çok iyi bilen ve tanıyan evliya, ermiş) ... billah (Allah'ı isim ve sıfatlarıyla çok iyi bilen ve tanıyan evliya, ermiş) aczden (acizlikten), mehâfetullâhtan (Allah (cc) korkusundan) telezzüz eder (lezzet alır). Evet, havfta(korkuda) lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan suâl edilse: “En lezîz ve en tatlı hâletin (hâlin) nedir?” Belki diyecek: “Aczimi (acizliğimi), zaafımı (zayıflığımı) anlayıp vâlidemin (annemin) tatlı tokatından korkarak, yine vâlidemin (annemin) şefkatli sînesine (göğsüne) sığındığım hâlettir (haldir).” Halbuki bütün vâlidelerin (annelerin) şefkatleri, ancak bir lem‘a-i tecellî-i rahmettir (Allah'ın (cc) sonsuz merhametinin kendini gösteren parıltısıdır). Anın (onun) içindir ki, kâmil (olgun) insanlar aczde (acizlikte) ve havfullâhta (Allah (cc) korkusunda) öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi havl (güç) ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip (yüz çevirip), Allah’a acz (acizlik) ile sığınmışlar. Aczi (acizliği) ve havfı (korkuyu) kendilerine şefâatçi (af için vesile) yapmışlar. Diğer ilaç ise, şükür ve kanâat ile taleb ve duâ; ve Rezzâk-ı Rahîm’in (Çok acıyan ve şefkat eden rızık verici Allah'ın (cc)) rahmetine i‘timâddır (güvenmektir). Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i ni‘met (nimet sofrası) eden; ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevvâd-ı Kerîm’in (Çok cömert ve pek büyük ikram sahibi olan Allah'ın (cc)) misafirine, fakr (fakirlik) ve ihtiyaç nasıl elîm (acı verici) ve ağır olabilir? Belki fakr (fakirlik) ve ihtiyacı hoş bir iştihâ sûretini alır. İştihâ gibi fakrın (fakirliğin) tezyîdine (artmasına) çalışır. Anın (onun) içindir ki, kâmil (olgun) insanlar fakr (fakirlik) ile fahr etmişler (övünmüşler). -Sakın yanlış anlama! Allah’a karşı fakrını (fakirliğini) hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını (fakirliğini) halka gösterip dilencilik vaz‘iyetini almak demek değildir.- Ve o bilet sened ise, başta namaz olarak edâ-yı ferâiz (farzları yerine getirmek) ve terk-i kebâirdir (büyük günahları terk etmektir). Öyle mi? Evet, bütün ehl-i ihtisâs ve... (görünmeyen âlemlere ait hakikatleri bizzat gözleyen ve bu konuda uzmanlaşan kimselerin) ...müşâhedenin (görünmeyen âlemlere ait hakikatleri bizzat gözleyen ve bu konuda uzmanlaşan kimselerin) ve bütün ehl-i zevk (İlahi sırların ruh ve kalbten, nefis ve hisselere geçmesiyle bundan zevk alan kimseler) ve keşfin (maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözlemleme seviyesine ulaşmış kimselerin) ittifâkıyla o uzun ve karanlıklı ebedü’l-âbâd (sonsuzların sonsuzluğu, âhiret) yolunda zâd ü zahîre (azık ve yiyecek), ışık ve burâk (çok süratli bir cennet bineği), ancak Kur’ân’ın evâmirini (emirlerine) imtisâl (uyma) ve nevâhîsinden (yasaklarından) ictinâb (kaçınma) ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, san‘at ve hikmet (bilgelik), o yolda beş para etmez. Onların ışıkları kabrin kapısına kadardır. İşte ey tenbel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebâiri (büyük günahı) terk etmek, ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve fâidesi, ne kadar çok mühim (önemli) ve büyük olduğunu, aklın varsa, bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk (haram işleme) ve sefâhete (günah olan zevk ve eğlencelere düşkünlüğe) seni teşvîk eden şeytana ve o adama dersin: “Eğer ölümü öldürüp, zevâli dünyadan (dünyadan ayrılıp gitmeyi) izâle etmek (ortadan kaldırmak); ve aczi (acizliği) ve fakrı (fakirliği) beşerden (insandan) kaldırıp, kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle, dinleyelim. Yoksa sus! Kâinât mescid-i kebîrinde (büyük mescidinde) Kur’ân okunuyor. Onu dinleyelim. O nûr ile nûrlanalım. Hidâyetiyle (gösterdiği doğru yoluyla) amel edelim ve onu vird-i zebân (dilin zikri) edelim.” Evet, söz odur ve ona derler: Hakk olup, Hakk’dan gelip, Hakk diyen ve hakîkati gösteren ve nûrânî (nurlu) hikmeti (asıl gözetilen fayda ve gayeyi) neşreden (yayan) odur. sözler sekizinci söz 18 Allah’ım, kalplerimizi imân ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Allah’ım, bizi Sana muhtaç olduğumuzun şuuruyla zenginleştir; Senden ihtiyaç duymama fakirliğine düşürme. Kendi güç ve kuvvetimizden uzaklaşıyor, Senin güç ve kuvvetine sığınıyoruz. Bizi Sana tevekkül edenlerden kıl. Bizi nefsimizin eline bırakma. Bizi nefsimizin eline bırakma. Bizi, koruyuculuğunla muhâfaza eyle. Bize ve erkek, kadın bütün müminlere merhamet et. Kulun, peygamberin, seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, sanatla yapılanlarının melîki ve sultanı, iyiliğinin gözbebeği, doğruluğunun güneşi, delilinin dili, rahmetinin sembolü, yarattıklarının nuru, varlıklarının şerefi, yarattıklarının çokluğu içinde birliğinin kandili, kâinat tılsımının kaşifi, terbiye ve tedbir edici saltanatının ilan edicisi, hoşnut olduğun şeylerin tebliğ edicisi, gizli isimlerinin tanıtıcısı, kullarının öğretmeni, âyetlerinin tercümânı, terbiye ve tedbir edici güzelliğinin aynası, şahid olma ve tanık getirmenin vesilesi, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin habîbin ve resûlün olan Efendimiz Muhammed’e, onun bütün aile ve sahâbelerine, kardeşleri olan diğer peygamber ve resûllere, Allah'a yakın olan meleklerine ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle. Kulun, peygamberin, seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, sanatla yapılanlarının melîki ve sultanı, iyiliğinin gözbebeği, doğruluğunun güneşi, delilinin dili, rahmetinin sembolü, yarattıklarının nuru, varlıklarının şerefi, yarattıklarının çokluğu içinde birliğinin kandili, kâinat tılsımının kaşifi, terbiye ve tedbir edici saltanatının ilan edicisi, hoşnut olduğun şeylerin tebliğ edicisi, gizli isimlerinin tanıtıcısı, kullarının öğretmeni, âyetlerinin tercümânı, terbiye ve tedbir edici güzelliğinin aynası, şahid olma ve tanık getirmenin vesilesi, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin habîbin ve resûlün olan Efendimiz Muhammed’e, onun bütün aile ve sahâbelerine, kardeşleri olan diğer peygamber ve resûllere, Allah'a yakın olan meleklerine ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle. Kulun, peygamberin, seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, sanatla yapılanlarının melîki ve sultanı, iyiliğinin gözbebeği, doğruluğunun güneşi, delilinin dili, rahmetinin sembolü, yarattıklarının nuru, varlıklarının şerefi, yarattıklarının çokluğu içinde birliğinin kandili, kâinat tılsımının kaşifi, terbiye ve tedbir edici saltanatının ilan edicisi, hoşnut olduğun şeylerin tebliğ edicisi, gizli isimlerinin tanıtıcısı, kullarının öğretmeni, âyetlerinin tercümânı, terbiye ve tedbir edici güzelliğinin aynası, şahid olma ve tanık getirmenin vesilesi, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin habîbin ve resûlün olan Efendimiz Muhammed’e, onun bütün aile ve sahâbelerine, kardeşleri olan diğer peygamber ve resûllere, Allah'a yakın olan meleklerine ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle. Allah'ım kabul eyle. SEKİZİNCİ SÖZ Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. "Allah Teâlâ ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Hayy Odur (Hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıklara hayat veren Odur). Kayyum Odur (Bizzat kâim olan Odur. Varlığı sonsuza kadar devam eder, bütün varlıklar Onunla ayakta durur ve varlıkları Onunla devam eder)." (Bakara Suresi, 255) "Şüphesiz ki Allah katında makbul olan din İslam dinidir." (Al-i İmran Suresi, 19.) Şu dünya ve dünya içindeki rûh-u insanî (insan ruhu) ve insanda dinin mâhiyet (nitelik) ve kıymetlerini; ve eğer dîn-i hakk olmazsa, dünya bir zindan olması; ve dinsiz insan en bedbaht (talihsiz) mahlûk (yaratık) olduğunu; ve şu âlemin tılsımını açan ve rûh-u beşerîyi (insanın ruhunu) zulümâttan (karanlıktan) kurtaran Ey Allah! "Allah'tan başka ilah yoktur." olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî (kıyaslamalı benzetme şeklindeki) hikâyeciğe bak, dinle. Eski zamanda iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide, tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?” O dahi (-da) onlara dedi ki: “Sağ yolda kanun ve nizâma (düzene) tebeiyet (uyma) mecbûriyeti vardır. Fakat o külfet (zahmet) içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise, serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekāvet (sıkıntı) vardır. Şimdi intihâbdaki (seçimdeki) ihtiyâr (irade) sizdedir.” Bunu dinledikten sonra, güzel huylu kardeş sağ yola Allah'a tevekkül ettik. (Allah'a (cc) güvenmek, Allah'a (cc) dayanmak, yapılması gerekenleri elinden geldiğince yapıp gerisini Allah'a (cc) bırakma) deyip gitti. Ve nizâm (düzen) ve intizâma (tertibe) tebeiyeti (uymayı) kabul etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercîh etti. sözler sekizinci söz 19 Zâhiren (görünüşte) hafif, ma‘nen (manevi olarak) ağır vaz‘iyette giden bu adamı hayâlen ta‘kîb ediyoruz. İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git gide, tâ hâlî (boş) bir sahrâya (çöle) girdi. Birden müdhiş (dehşet verici) bir sadâ (ses) işitti. Baktı ki, dehşetli bir aslan meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın (68 cm) derinliğinde, susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp, elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş (yeşermiş) olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki, aslan nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki, dehşetli bir ejderha içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın (68 cm) yukarıdaki ayağına tekarrüb etmiş (yaklaşmış). Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki, ısırıcı, muzır (zararlı) haşerât etrafını almışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki, bir incir ağacıdır. Fakat hârika olarak muhtelif (farklı) çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var. İşte şu adam sû’-i fehminden (kötü anlayışından), akılsızlığından anlamıyor ki, bu âdî (sıradan) bir iş değildir. Bu işler tesâdüfî olamaz. Bu acîb işler içinde garib esrâr (sırlar) var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikāl etmedi (anlamadı). Şimdi bunun kalbi ve ruh ve aklı şu elîm (acı veren) vaz‘iyetten gizli  feryâd u figān ettikleri (ağlayarak haykırdıkları) halde, nefs-i emmâresi (kötü istek ve düşünceleri uyandırıp yapmaya kuvvetli şekilde zorlayan nefsi) güya bir şey yokmuş gibi tecâhül edip (bilmemezlikten gelip), ruh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp, kendi kendini aldatarak bir bahçede bulunuyor gibi, o ağacın meyvelerini yemeye başladı. Halbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır (zararlı) idi. Bir hadîs-i kudsîde (Yalnızca bildirilmesi Peygamberimize (asm) ait olup söz ve manası tam olarak Allah'a (cc) ait olan hadisler), Cenâb-ı Hakk (Hakkın tâ kendisi olan Yüce Allah) buyurmuş: "Ben kulumun zannı üzereyim (yani kulum Beni nasıl tanırsa, ona öyle muamele ederim)." Buharî, Tevhid: 15, 35; Müslim, Tevbe: 1, Zikr: 2, 19; Tirmizî, Zühd: 51, Daavât: 131; İbni Mâce, Edeb: 58; Dârimî, Rikak: 22; Müsned, 2:251, 315, 3 Yani, “Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muâmele ederim.” İşte bu bedbaht (talihsiz) adam sû’-i (kötü) zan ile ve akılsızlığıyla, gördüğünü âdî (sıradan) ve ayn-ı hakîkat (gerçeğin ta kendisi) telakkî etti (saydı). Ve öyle de muâmele gördü ve görüyor ve görecek. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor. Böylece azab çekiyor. Biz de şu meş’ûmu (uğursuzu) bu azabda bırakıp döneceğiz. Tâ öteki kardeşin hâlini anlayacağız. İşte şu mübârek, akıllı zât gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünki güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür. Güzel hülyalar (hayal) eder. Kendi kendine ünsiyet eder (huzur bulur). Hem biraderi gibi zahmet ve meşakkat (zorluk) çekmiyor. Çünki nizâmı (düzeni) bilir, tebeiyet eder (uyar). Teshîlât (kolaylıklar) görür. Âsâyiş ve emniyet içinde serbest gidiyor. İşte bir bahçeye sözler sekizinci söz 20 rast geldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi (-de) böyle birisine girmişti. Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış, hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât (kişi) ise, “Her şeyin iyisine bak!” kaidesiyle amel edip murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifâde etti. Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor. Sonra gitgide bu dahi (-da) evvelki biraderi gibi bir sahrâ-yı azîmeye (büyük bir çöle) girdi. Birden hücum eden bir aslanın sesini işitti, korktu. Fakat biraderi kadar korkmadı. Çünki hüsn-ü (iyi) zannıyla ve güzel fikriyle, “Şu sahrânın (çölün) bir hâkimi var. Ve bu aslan o hâkimin taht-ı emrinde (emri altında) bir hizmetkâr olması ihtimâli var” diye düşünüp teselli buldu. Fakat yine kaçtı. Tâ altmış arşın (68 cm) derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi. Kendini içine attı. Biraderi gibi ortasında bir ağaca eli yapıştı. Havada muallak (asılı) kaldı. Baktı, iki hayvan o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı, aslan; aşağıya baktı, bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi bir acîb (acayip) vaz‘iyet gördü. Bu dahi (-da) tedehhüş... (dehşete düştü)  etti (dehşete düştü). Fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafif. Çünki güzel ahlâkı, ona güzel fikir vermiş. Ve güzel fikir ise, ona her şeyin güzel cihetini (yönünü) gösteriyor. İşte bu sebebden şöyle düşündü ki: “Bu acîb (acayip) işler birbiriyle alâkadârdır. Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise bu işlerde bir tılsım vardır. Evet, bunlar bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim. O gizli hâkim bana bakıyor. Beni tecrübe ediyor. Bir maksad için beni bir yere sevk edip da‘vet ediyor.” Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak neş’et eder (ortaya çıkar) ki: “Acaba beni tecrübe edip, kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acîb (acayip) yol ile bir maksada sevk eden kimdir?” Sonra tanımak merakından tılsım sâhibinin muhabbeti neş’et... (peydah oldu) ...etti. (peydah oldu) Ve şu muhabbetten tılsımı açmak arzusu neş’et etti (doğdu). Ve o arzudan tılsım sâhibini râzı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaz‘iyet almak irâdesi neş’et etti (meydana geldi). Sonra ağacın başına baktı. Gördü ki incir ağacıdır. Fakat başında binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünki kat‘î (kesin) anladı ki, bu incir ağacı bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O mahfî (gizli) hâkim, bağ ve bostanındaki (bahçesindeki) meyvelerin numûnelerini bir tılsım ve bir mu‘cize ile o ağaca takmış. Ve kendi misafirlerine ihzâr ettiği (sunduğu) et‘ımeye (yiyeceklere) birer işaret sûretinde sözler sekizinci söz 21 o ağacı tezyîn etmiş (süslemiş) olmalı. Yoksa bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez. Sonra niyâza başladı. Tâ tılsımın anahtarı ona ilhâm oldu. Bağırdı ki: “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehâlet ediyorum (sığınıyorum). Ve sana hizmetkârım. Ve senin rızânı istiyorum. Ve seni arıyorum.” Ve bu niyâzdan sonra birden kuyunun duvarı yarılıp, şâhâne, nezîh ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha ağzı o kapıya inkılâb etti (dönüştü). Ve aslan ve ejderha iki hizmetkâr sûretini giydiler. Ve onu içeriye da‘vet ediyorlar. Hatta o aslan, kendisine musahhar (ehlileştirilmiş) bir at şekline girdi. İşte ey tenbel nefsim! Ve ey hayâlî arkadaşım! Geliniz. Bu iki kardeşin vaz‘iyetlerini muvâzene edelim (karşılaştıralım). Tâ iyilik nasıl iyilik getirir ve fenâlık nasıl fenâlık getirir, görelim, bilelim. Bakınız. Sol yolun bedbaht yolcusu her vakit ejderhanın ağzına girmeye muntazırdır, (gözleyen, bekleyen) titriyor. Ve şu bahtiyar ise, meyvedâr (meyveli) ve revnakdâr (göz alıcı) bir bahçeye da‘vet edilir. Hem o bedbaht elîm (acı veren) bir dehşette ve azîm (büyük) bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise lezîz bir ibret, tatlı bir havf (korku), mahbûb bir ma‘rifet (sevgili bir tanıma) içinde garib şeyleri seyir ve temâşâ ediyor (gözlemliyor). Hem o bedbaht (talihsiz), vahşet ve me’yûsiyet (ümitsizlik) ve kimsesizlik içinde azab çekiyor. Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet (huzur) ve ümid ve iştiyâk (güçlü arzu) içinde telezzüz ediyor (zevk alıyor). Hem o bedbaht (talihsiz), kendini vahşi canavarların hücumuna ma‘rûz bir mahbûs (mahkum) hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise bir azîz (şerefli, dost) misafirdir ki, misafiri olduğu Mihmândâr-ı Kerîm’in (Çok ikram edici misafir ağırlayanın -Allah-) acîb (acayip) hizmetkârlarıyla ünsiyet (arkadaşlık) edip eğleniyor. Hem o bedbaht (talihsiz) zâhiren (görünüşte) lezîz, ma‘nen (manevi olarak) zehirli yemişleri yemekle azabını ta‘cîl ediyor (acele ettiriyor). Zîrâ (çünkü) o meyveler numûnelerdir. Tatmaya izin var. Tâ asıllarına tâlib olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini te’hîr eder (erteler). Ve intizâr (bekleme) ile telezzüz eder (zevk alır). Hem o bedbaht (talihsiz) kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakîkati ve parlak bir vaz‘iyeti basîretsizliğiyle kendisine muzlim (karanlık) ve zulümâtlı bir evhâm (kuruntu) bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstehaktır. Ve ne de kimseden şekvâya (şikayete) hakkı vardır. Meselâ bir adam, güzel bir bahçede, ahbâblarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe kanâat etmeyip, kendini pis müskirlerle (içkilerle) sarhoş edip, kendisini kış ortasında, canavarlar içinde, aç, çıplak tahayyül edip (hayalinde canlandırıp) bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp sözler sekizinci söz 22 tahkîr ediyor (aşağılıyor). İşte bu bedbaht (talihsiz) dahi (-de) öyledir. Ve şu bahtiyar ise, hakîkati görür. Hakîkat ise güzeldir. Hakîkatin hüsnünü (güzelliğini) derk etmek (anlamak) ile, hakîkat sâhibinin kemâline (mükemmelliğine) hürmet eder. Rahmetine müstehak olur. İşte “Fenâlığı kendinden, iyiliği Allah’dan bil!” olan hükm-ü Kur’ânînin (Kur'an hükmünün) sırrı zâhir (açık) oluyor. Daha bunlar gibi sâir (diğer) farkları muvâzene etsen (karşılaştırsan), anlayacaksın ki, evvelkisinin nefs-i emmâresi (kötü istek ve düşünceleri uyandırıp yapmaya kuvvetli şekilde zorlayan nefsi) ona bir ma‘nevî cehennem ihzâr etmiş (sunmuş). Ve ötekisinin hüsn-ü (iyi) niyeti ve hüsn-ü (iyi) zannı ve hüsn-ü hasleti (iyi huyu) ve hüsn-ü (iyi) fikri, onu büyük bir ihsân (iyilik) ve saadete ve parlak bir fazîlete (üstün ahlak derecesine) ve feyze (berekete) mazhar etmiş (eriştirmiş). Ey nefsim! Ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam! Eğer bedbaht (talihsiz) kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur’ân’ı dinle ve hükmüne mutî‘ (itaatkar) ol ve ona yapış ve ahkâmıyla (hükümleriyle) amel et. Şu hikâye-i temsîliyede (karşılaştırmalı benzetme şeklindeki hikayede) olan hakîkatleri eğer fehmettin (anladın) ise, hakîkat-i dîni ve dünyayı ve insanı ve îmânı ona tatbîk edebilirsin. Mühimlerini ben söyleyeceğim, incelerini sen kendin istihrâc et (çıkar). İşte bak. O iki kardeş ise, biri rûh-u mü’min (mü’min ruhlu) ve kalb-i sâlihtir (dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden -sâlih- kalpliidir) Diğeri rûh-u kâfir (kafir ruhlu) ve kalb-i fâsıktır (günahkâr kalplidir). Ve o iki tarîkten (yoldan) sağ ise, tarîk-i Kur’ân ve îmândır (îmân ve Kur’ân yoludur). Sol ise tarîk-i isyân ve küfrândır (nankörlük ve isyan yoludur). Ve o yoldaki bahçe ise, cem‘iyet-i beşeriye (toplum) ve medeniyet-i insaniye (İnsanlık medeniyeti) içinde muvakkat (geçici) hayat-ı ictimâiyedir ki (sosyal hayattır ki), hayır ve şer, iyi ve fenâ, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Âkil (akıllı) odur ki, Duru olanı al; bulanık olanı bırak! kaidesiyle amel eder, selâmet-i kalb (bozulmamış kalp) ile gider. Ve o sahrâ (çöl) ise şu arz (yeryüzü) ve dünyadır. Ve o aslan ise ölüm ve eceldir. Ve o kuyu ise beden-i insan (insan bedeni) ve zaman-ı hayattır (hayat süresidir). Ve o altmış arşın derinlik ise ömr-ü vasatî (ortalama ömür) ve ömr-ü galibî (çoğunluğun ömrü) olan altmış seneye işarettir. Ve o ağaç ise müddet-i ömür (yaşam süresi) ve madde-i hayattır (hayat maddesidir). Ve o siyah ve beyaz iki hayvan ise gece ve gündüzdür. Ve o ejderha ise ağzı kabir olan tarîk-i... (ölüm sonrası hayat yolu) ...berzahiye (ölüm sonrası hayat yolu) ve rivâk-ı uhrevîdir (ahiretin giriş yeridir). Fakat o ağız, mü’min için zindandan bir bahçeye açılan bir kapıdır. Ve o haşerât-ı muzırra (zararlı böcekler) ise musîbât-ı dünyeviyedir (dünyanın afetleri ve belaları, dertleri ve sıkıntılarıdır). Fakat mü’min için gaflet uykusuna dalmamak için tatlı îkāzât-ı İlâhiye (Allah'tan (cc) gelen uyarmalar) ve iltifât-ı... (Rahman'a ait iltifatlar, bütün nimetlerin sahibi ve bütün varlıkların her türlü ihtiyaçlarının vericisi olan Allah'ın (cc) iyilikleri ve yakın ilgileri) ...Rahmâniye (Rahman'a ait iltifatlar, bütün nimetlerin sahibi ve bütün varlıkların her türlü ihtiyaçlarının vericisi olan Allah'ın (cc) iyilikleri ve yakın ilgileri) hükmündedir. Ve o ağaçtaki yemişler ise dünyevî ni‘metlerdir ki, Cenâb-ı Kerîm-i Mutlak (Sonsuz ikram edici olan yüce Allah) onları âhiret ni‘metlerine bir liste, hem ihtâr edici (hatırlatıcı), hem müşâbihleri (benzerleri), hem cennet meyvelerine müşterileri da‘vet eden numûneler sûretinde yapmış. Ve o ağacın birliğiyle beraber, muhtelif (farklı) başka başka meyveler vermesi ise, kudret-i Samedâniyenin (Her şey her an kendisine muhtaçken kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın (cc) sonsuz güç ve kuvvetinin) sikkesine (mührüne) ve rubûbiyet-i İlâhiyenin (Allah'ın (cc) herşeyin sahibi ve terbiyecisi olmasının) hâtemine (damgasına) ve saltanat-ı ulûhiyetin (kâinatta herşeyi emri ve idaresi altına alıp kendine kulluk ettirme gücü ve hakimiyetin) turrasına işarettir. Çünki bir tek şeyden her şeyi yapmak, yani bir topraktan bütün nebâtât (bitkiler) ve meyveleri yapmak, hem bir sudan bütün hayvanâtı halk etmek (yaratmak), hem basit bir yemekten bütün cihâzât-ı hayvâniyeyi (hayvanın organlarını) îcâd etmek; sözler sekizinci söz 23 bununla beraber her şeyi bir tek şey yapmak, yani zîhayatın (canlıların) yediği gayet muhtelifü’l-cins (farklı türlerde) taâmlardan (yiyeceklerden) o zîhayata (canlıya) bir lahm-ı mahsûs (özel et) yapmak bir cild-i basît (deri) dokumak gibi san‘atlar, Zât-ı Ehad-i Samed olan (Her şey kendisine muhtaç olduğu halde, hiç bir şeye muhtaç olmayan, tek olan Zât -Allah-) Sultân-ı Ezel ve Ebed’in (Başlangıcı ve Sonu olmayan Sultan'ın -Allah-) sikke-i hâssasıdır (özel mührüdür). hâtem-i mahsûsudur (özel damgasıdır). Taklîd edilmez bir turrasıdır. Evet, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak, her şeyin Hâlik’ına (Yaratıcısı olan Allah'a)  hâs ve Kādir-i Küll-i Şey’e ( Sınırsız güç ve kudret sahibi olan ve herşeye gücü yeten Allah'a) mahsûs bir nişandır, bir âyettir (delildir). Ve o tılsım ise, sırr-ı îmân (iman sırrı) ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir (yaratılıştaki gözetilen gayelerin ve faydaların derin ve ince manasıdır). Ve o miftâh (anahtar) ise "Allah Teâlâ ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Hayy Odur (Hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıklara hayat veren Odur). Kayyum Odur (Bizzat kâim olan Odur. Varlığı sonsuza kadar devam eder, bütün varlıklar Onunla ayakta durur ve varlıkları Onunla devam eder)." ’dur. Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına inkılâb etmesi (dönüşmesi) ise, işarettir ki, kabir ehl-i dalâlet ve tuğyân (Haktan sapanlar ve azgınlar) için vahşet ve nisyân (unutulmuşluk) içinde zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı (karnı) gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu halde; ehl-i Kur’ân ve îmân (Kur'ana inanıp yolundan gidenler ve inananlar) için zindân-ı dünyâdan (dünya zindanından) bostân-ı... (ölümsüzlük bahçesine) ...bekāya (ölümsüzlük bahçesine) ve meydân-ı imtihândan (sınav alanından) ravza-i cinâna (Cennet bahçelerine) zahmet-i hayattan (hayat zahmetinden) rahmet-i Rahmâna (Sayısız nimetlerin sahibi ve vericisi olan Allah'ın (cc) merhametine) açılan bir kapıdır. Ve o vahşi aslanın dahi mûnis (cana yakın) bir hizmetkâra dönmesi ve musahhar (ehlileştirilmiş) bir at olması ise, işarettir ki, mevt (ölüm) ehl-i dalâlet (Haktan sapanlar) için bütün mahbûbâtından (sevdiği her şeyden) elîm bir firâk-ı ebedîdir (sonsuza dek acı veren bir ayrılıştır). Hem kendi cennet-i kâzibe-i dünyeviyesinden ihraç (yalancı ve aldatıcı dünya cennetinden çıkarma) ve vahşet ve yalnızlık içinde zindân-ı mezâra idhâl ((mezar zindanına girme) ve hapis olduğu halde; ehl-i hidâyet (Hak üzere olanlar) ve ehl-i Kur’ân (Kur'ana inanıp yolundan gidenler) için öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbâblarına kavuşmaya vesîledir. Hem hakîkî vatanlarına ve ebedî makam-ı saadetlerine (sonsuz saadet makamlarına) girmeye vâsıtadır. Hem zindân-ı dünyâdan (dünya zindanından) bostân-ı cinâna (cennet bahçelerine) bir da‘vettir. Hem Rahmân-ı Rahîm’in fazlından (Çok acıyıcı ve şefkatli olup sayısız nimetlerin sahibi ve vericisi olan Allah'ın (cc) ikramından) kendi hizmetine mukābil (karşılık) ahz-ı ücret... (ücret almaya) ...etmeye (ücret almaya) bir nöbettir. Hem vazîfe-i hayat külfetinden (yükünden) bir terhîstir. Hem ubûdiyet (kulluk) ve imtihânın ta‘lîm (eğitim) ve ta‘lîmâtından (hareket tarzını bildiren emirler) bir paydostur. Elhâsıl (özetle): Her kim hayat-ı fâniyeyi (geçici hayatı) esas maksad yapsa, zâhiren (görünüşte) bir cennet içinde olsa da, ma‘nen (manevi olarak) cehennemdedir. Ve her kim hayat-ı bâkiyeye (kalıcı hayata) ciddî müteveccih (yönelik) ise, saadet-i dâreyne (iki dünya saadeti, dünya ve ahiret mutluluğuna) mazhardır (erişmiştir). Dünyası ne kadar fenâ ve sıkıntılı olsa da, dünyasını, cennetin intizâr (bekleme) salonu hükmünde gördüğü için hoş görür. Tahammül eder. Sabır içinde şükür eder. Allahım, bizi saadet, selâmet, Kur'ân ve iman ehlinden eyle Âmin. Allahım, Efendimiz Muhammed'e ve âline ve ashâbına, Kur'ân'ın ilk indiği günden kıyametin kopmasına kadar onu okuyan herbir okuyucunun okuduğu herbir kelimenin hava dalgalarının aynalarında Rahmân'ın izniyle yansıyan bütün kelimelerinin bütün harfleri sayısınca salât ve selâm et. Ve bunlar adedince, bize, anne ve babamıza, erkek ve kadın bütün mü'minlere rahmetinle merhamet et, ey merhamet edenlerin en merhametlisi. Âmin. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. Allahım, Efendimiz Muhammed'e ve âline ve ashâbına, Kur'ân'ın ilk indiği günden kıyametin kopmasına kadar onu okuyan herbir okuyucunun okuduğu herbir kelimenin hava dalgalarının aynalarında Rahmân'ın izniyle yansıyan bütün kelimelerinin bütün harfleri sayısınca salât ve selâm et. Ve bunlar adedince, bize, anne ve babamıza, erkek ve kadın bütün mü'minlere rahmetinle merhamet et, ey merhamet edenlerin en merhametlisi. Âmin. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. sözler dokuzuncu söz 24 DOKUZUNCU SÖZ Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Öyle ise, akşama girdiğinizde ve sabaha girdiğinizde Allah’ı tesbîh edin (akşam, yatsı ve sabah namazlarını kılın)! (Rum Suresi, 17. Ayet Meali) Hâlbuki göklerde ve yerde hamd, O’na mahsustur. Akşama doğru ve öğlene girdiğiniz zaman da (Allah’ı tesbîh edin! İkindi ve öğle namazını kılın)! (Rum Suresi, 18. Ayet Meali) Ey birader! Benden namazın şu muayyen (belirli) beş vakte hikmet-i tahsîsini (ayrılmasının gözetilen fayda ve gayesini) soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden (gözetilen fayda ve gayelerinden) yalnız birisine işaret ederiz. Evet, her bir namazın vakti, mühim bir inkılâb (başka hale geçme) başı olduğu gibi; azîm (büyük) bir tasarruf-u İlâhînin (Allah'ın dilediğini yapması) aynası ve o tasarruf ihsânât-ı külliye-i İlâhiyenin (Allah'ın her şeyi kuşatan bağış ve iyiliklerinin) birer ma‘kesi (yansıma yeri) olduğundan, Kadîr-i Zülcelâl’e (Sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi ve her şeye gücü yeten Allah'a) o vakitlerde daha ziyâde tesbîh ve ta‘zîm; (Allah'ı noksan sıfatlardan uzak tutma ve saygı gösterme) ve hadsiz ni‘metlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekününe (toplamına) karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir. Şu ince ve derin ma‘nâyı bir parça fehmetmek (anlamak) için “Beş Nükte’yi” (Derin ve ince manalı sözü) nefsimle beraber dinlemek lâzım. Birinci Nükte (Derin ve ince manalı söz): Namazın ma‘nâsı, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve ta‘zîm; (Allah'ı noksan sıfatlardan uzak tutma ve saygı gösterme) ve şükürdür. Yani celâline (yüceliğine) karşı kavlen (sözlü olarak) ve fiilen Her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan uzak ve kusursuz olan Allah (cc). deyip takdîs etmek, (Allah'ın (cc) her türlü noksanlıklardan uzak ve kusursuz olduğunu belirtmek.) hem kemâline (mükemmelliğine) karşı lafzan (sözle) ve amelen (işle) Allah en büyüktür deyip ta‘zîm etmek, (saygı göstermek) hem cemâline (güzelliğine) karşı kalben ve lisânen (dil ilen) ve bedenen Bütün hamdler (şükürler) kim söylese ve kime söylese sadece Allah'a (cc) mahsustur. deyip şükretmektir. Demek tesbîh (“Sübhânallâh” Allah'ı noksan sıfatlardan uzak tutma) ve tekbîr (“Allâhü Ekber” Allah en büyüktür) ve hamd (“Elhamdülillâh” Bütün hamdler -şükürler- kim söylese ve kime söylese sadece Allah'a (cc) mahsustur.) namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât (hareket) ve ezkârında (zikirlerinde) bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın ma‘nâsını te’kîd (pekiştirme) ve takviye için şu kelimât-ı mübâreke (mübârek kelimeler) otuz üç def‘a tekrar edilir. Namazın ma‘nâsı şu mücmel hulâsalarla (kısa özlerle) te’kîd edilir (pekiştirilir). İkinci Nükte (Derin ve ince manalı söz): İbâdetin ma‘nâsı şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde (Allah'a müracaat kapısında) abd (kul) kendi kusurunu ve acz (acizliğini) ve fakrını (fakirliğini) görüp kemâl-i rubûbiyetin (Rububiyetin (Rabliğin) mükemmelliği, varlıkları yetiştirme ve terbiye etmekteki mükemmellik) ve kudret-i Samedâniyenin (Samed olan Allah'a (cc) ait kudret, her şey her an kendisine muhtaçken kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın (cc) sonsuz güç ve kuvveti) ve rahmet-i İlâhiyenin (İlahî rahmet, Allah'a (cc) ait rahmet, Allah'ın (cc) merhameti) önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yani rubûbiyetin (Allah'ın terbiyecilik sıfatının) saltanatı, nasıl ki ubûdiyeti (kulluğu) ve itâati ister. Rubûbiyetin (Allah'ın terbiyecilik sıfatının) kudsiyeti pâklığı dahi (-da) ister ki, abd (kul), kendi kusurunu görüp istiğfâr ile ve Rabbini (Terbiye edicsini -Allah-) bütün nekāisten (noksanlıklardan) pâk ve müberrâ (uzak); ve ehl-i dalâletin (Haktan sapanların) efkâr-ı bâtılasından (batıl fikirlerinden) münezzeh ve muallâ (yüce); ve kâinâtın bütün kusûrâtından (kusurlarından) mukaddes ve muarrâ (beri) olduğunu tesbîh ile, Her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan uzak ve kusursuz olan Allah (cc). ile i‘lân etsin. Hem de rubûbiyetin (Allah'ın terbiyecilik sıfatının) kemâl-i kudreti (kudretinin mükemmelliği) dahi (-de) ister ki, abd (kul), kendi zaafını (zayıflığını) ve mahlûkātın (yaratılanların) aczini (acizliğini) görmekle kudret-i Samedâniyenin (Her şey her an kendisine muhtaçken kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın (cc) sonsuz güç ve kuvvetinin) azamet-i âsârına (eserlerinin büyüklüğüne) karşı istihsân (beğenme) ve hayret içinde Allah en büyüktür deyip, huzû‘ ile (alçakgönüllülük. Allah'ın (cc) sonsuz büyüklük ve güzellikler sahibi olmasının karşısında duyulan korku ile birlikte sevgi ve saygı.) rükûa gidip, sözler dokuzuncu söz 25 ona ilticâ (sığınma) ve tevekkül etsin. (Allah'a (cc) güvenmek, Allah'a (cc) dayanmak, yapılması gerekenleri elinden geldiğince yapıp gerisini Allah'a (cc) bırakma.) Hem rubûbiyetin (Allah'ın terbiyecilik sıfatının) nihâyetsiz (sonsuz) hazîne-i rahmeti de (rahmetinin hazinesi de) ister ki, abd (kul), kendi ihtiyacını ve bütün mahlûkatın (yaratılanların) fakr (fakirlik) ve ihtiyâcâtını (ihtiyaçlarını) suâl ve duâ lisânıyla izhâr (gösterme) ve Rabbinin (Terbiye edicin olan Allah'ın) ihsân (iyilik) ve in‘âmâtını (nimetlendirmelerini) şükür ve senâ (övgü) ile ve Bütün hamdler (şükürler) kim söylese ve kime söylese sadece Allah'a (cc) mahsustur. ile i‘lân etsin. Demek namazın ef‘âl (fiilleri) ve akvâli (sözleri) bu ma‘nâları tazammun ediyor (içine alıyor). Ve bunlar için taraf-ı İlâhîden (Allah tarafından) vaz‘ edilmişler. Üçüncü Nükte (Derin ve ince manalı söz): Nasıl ki insan, şu âlem-i kebîrin (büyük âlemin) bir misâl-i musaggarıdır (küçültülmüş örneğidir). Ve Fâtiha-i Şerîf’e, şu Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın (Şanı yüce Kur’ân-ın) bir timsâl-i... (nurlu örneğidir) ...münevveridir (nurlu örneğidir). Namaz dahi bütün ibâdâtın (ibadetlerin) envâını (çeşitlerini) şâmil bir fihriste-i nûrâniyedir (içine alan nurlu bir fihristedir). Ve bütün esnâf-ı mahlûkatın (yaratılmışların sınıfları) elvân-ı ibâdetlerine (ibadet renklerine) işaret eden bir harîta-i kudsiyedir (kutsal haritadır). Dördüncü Nükte (Derin ve ince manalı söz): Nasıl ki haftalık bir saatin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar. Birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın (Hakkın tâ kendisi olan Yüce Allah'ın) bir saat-i kübrâsı (büyük saati) olan şu âlem-i dünyânın (dünya aleminin) saniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı (dönmesi) ve dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakat-ı ömr-ü insan (insan ömrünün aşamaları) ve günleri sayan edvâr-ı ömr-ü âlem (dünyanın ömür devirleri) birbirine bakarlar. Birbirinin misâlidirler. Ve birbirinin hükmündedirler. Ve birbirini hatırlatırlar. Meselâ fecir zamanı (imsak vakti) tulûa (güneşin doğuşuna) kadar, evvel-i bahâr zamanına, hem insanın rahm-i mâdere (ana rahmine) düştüğü âvânına (anlara), hem semâvât (gökler) ve arzın (yerin) altı gün hilkatinden (yaradılışından) birinci gününe benzer ve hatırlatır. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi (Allah'a ait işleri) ihtâr eder (hatırlatır). Zuhur zamanı (öğle vakti) ise, yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline (erginliğine), hem ömr-ü dünyâdaki (dünya ömründeki) hilkat-i insan (insanın yaratılışı) devrine benzer ve işaret eder. Ve onlardaki tecelliyât-ı rahmeti (rahmetin tecellileri, Allah'ın (cc) sonsuz rahmetinin -acıyıcılığının- kendini eserleriyle belli edip göstermeleri) ve füyûzât-ı ni‘meti (nimetlerin bolluğunu) hatırlatır. Asır zamanı (ikindi vakti) ise, güz mevsimine (sonbahara), hem ihtiyârlık vaktine, hem âhirzaman Peygamberinin (asm) asr-ı saadetine benzer. Ve onlardaki şuûnât-ı... (Allah'a ait işleri) ...İlâhiyeyi (Allah'a ait işleri) ve in‘âmât-ı Rahmâniyeyi (Allah'ın sonsuz şefkat ve merhametiyle bağışladığı nimetleri) ihtâr eder (hatırlatır). Mağrib zamanı (akşam vakti) ise, güz mevsiminin âhirinde (sonbaharın sonunda) pek çok mahlûkatın (yaratılmışların) gurûbunu (batmasını), hem insanın vefatını, hem dünyanın kıyâmet ibtidâsındaki (başlangıcındaki) harâbiyetini (yıkılışını) ihtâr (hatırlatma) ile tecelliyât-ı Celâliyeyi (Allah'ın (cc) sonsuz büyüklük ve yüceliğinin güç ve kuvvetinin kendini belli edip göstermesini) ifhâm (anlatma) ve beşeri (insanı) gaflet uykusundan uyandırır, îkaz eder. Işâ (yatsı) vakti ise, âlem-i zulümât (karanlıklar alemi) nehâr (gündüz) âleminin bütün âsârını (eserlerini) siyah kefeni ile setr etmesini (örtmesini), hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insanın bakiye-i âsârı (izleri) dahi vefat edip nisyân (unutkanlık) perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihân (sınav yeri) olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtâr (hatırlatma) ile Kahhâr-ı Zülcelâl’in (Sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi olan ve dilediği şeyi çok şiddetli cezalandıran Allah'ın (cc)) celâlli (yücelik ve sertlik ifade eden) tasarrufâtını (Allah'ın (cc) yapıp yürüttüğü işlerini) i‘lân eder. Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı (kabir âlemini) ifhâm (bildirmesi) ile rûh-u beşer (insan ruhu) rahmet-i Rahmâna (Sayısız nimetlerin sahibi ve vericisi olan Allah'ın (cc) merhametine) ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır. sözler dokuzuncu 26 Ve gecede teheccüd (gece namazı) ise, kabir gecesinde ve berzah (kabir) karanlığında ne kadar lüzûmlu bir ışık olduğunu bildirir. Îkaz eder ve bütün bu inkılâbât (değişmeler) içinde Cenâb-ı Mün‘im-i Hakîkî’nin (Hakiki nimet veren yüce Allah'ın) nihâyetsiz (sonsuz) ni‘metlerini ihtâr (hatırlatma) ile ne derece hamd ü senâya (övgüyle şükre) müstehak olduğunu i‘lân eder. İkinci sabah ise, sabâh-ı haşri (yeniden diriliş sabahı) ihtâr eder (hatırlatır). Evet, şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar ma‘kul ve lâzım ve kat‘î (kesin) ise, haşrin sabahı da, berzahın (ara yer, kabir) baharı da o kat‘iyettedir. Demek bu beş vaktin her biri bir mühim inkılâb (başka hale geçme) başında olduğu ve büyük inkılâbları (değişimleri) ihtâr ettiği (hatırlattığı) gibi; kudret-i Samedâniyenin (Samed olan Allah'a (cc) ait kudret, her şey her an kendisine muhtaçken kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın (cc) sonsuz güç ve kuvvetinin) tasarrufât-ı azîme-i yevmiyesinin (günlük büyük faaliyetlerinin) işaretiyle hem senevî (yıllık), hem asrî (asırlık), hem dehrî (devirlik) kudretin mu‘cizâtını (mucizelerini) ve rahmetin hedâyâsını (hediyelerini) hatırlatır. Demek asıl vazîfe-i fıtrat (yaratılış vazifesi) ve esâs-ı ubûdiyet (kulluk esası) ve kat‘î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir (çok uygundur). Beşinci Nükte (Derin ve ince manalı söz): İnsan fıtraten (yaratılış olarak) gayet zaîftir. Halbuki her şey ona ilişir. Onu müteessir (üzüntülü) ve müteellim (acı çeken) eder. Hem gayet âcizdir. Halbuki belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem gayet fakirdir. Halbuki ihtiyâcâtı (ihtiyaçları) pek ziyâdedir (fazladır). Hem tenbel ve iktidarsızdır. Halbuki hayatın tekâlîfi (yükümlülükleri) gayet ağırdır. Hem insaniyet onu kâinâtla alâkadâr etmiştir. Halbuki sevdiği ünsiyet ettiği (alıştığı) şeylerin zevâl (yokluğu) ve firâkı (ayrılığı) mütemâdiyen (sürekli olarak) onu incitiyor. Hem akıl ona yüksek maksadlar ve bâkî (sonu gelmeyen) meyveler gösteriyor. Halbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır. İşte bu vaz‘iyette bir ruh, fecir zamanında (imsak vaktinde) bir Kadîr-i Zülcelâl’in (Sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi ve her şeye gücü yeten Allah'in), bir Rahîm-i Zülcemâl’in (Sonsuz güzellikler sahibi çok acıyıcı ve şefkatli olan Allah'ın (cc)) dergâhına (huzuruna) niyâz ile, namaz ile mürâcaat edip arzuhâl etmek, tevfîk (yardım) ve meded (imdat) istemek, ne kadar elzem (çok gerekli); ve pîşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazîfeleri tahammül için ne kadar lüzûmlu bir nokta-i istinâd (dayanak noktası) olduğu bedâheten (apaçık şekilde) anlaşılır. Ve zuhur zamanında (öğle vaktinde) ki, o zaman, gündüzün kemâli (eksiksiz olması, tamlığı) ve zevâle meyli (son bulmaya yönelmesi) ve yevmî (günlük) işlerin âvân-ı tekemmülü (tamamlanma zamanları) ve meşâgilin tazyîkinden (meşguliyetlerin sıkıştırmasından) muvakkat (kısa süreliğine) bir istirahat zamanı ve fânî dünyanın, bekasız (kalıcı olmayan) ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten ruhun teneffüse ihtiyaç vakti ve in‘âmât-ı İlâhiyenin (Allah'ın nimetlendirmelerinin) tezâhür ettiği (ortaya çıktığı) bir andır. Rûh-u beşer o tazyîkten (insan ruhu o baskıdan) kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o ma‘nâsız ve bekasız (kalıcı olmayan) şeylerden çıkıp, Kayyûm-u Bâkî olan (Her varlığı var edip varlıkta devamını sağlayan ve kendisi hiçbir şeye muhtaç olmadan daima var olan ve varlığı ölümsüz ve sonsuz olan Allah (cc)) Mün‘im-i Hakîkî’nin (Nimetlerin gerçek sahibi olan Allah'ın) dergâhına gidip, (Allah'a kulluk edilen yer) el bağlayarak, yekün (toplam) ni‘metlerine şükür ve hamd edip ve istiâne etmek (yardım istemek) ve celâl ve azametine karşı rükû‘ ile aczini izhâr etmek (göstermek) ve kemâl-i bî-zevâline (geçici olmayan sonsuz mükemmellik ve kusursuzluğuna) ve cemâl-i bî-misâline (misli olmayan güzelliğine) karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyetini (alçak gönüllüğünü) i‘lân etmek demek olan zuhur (öğle) namazını kılmak ne kadar güzel, sözler dokuzuncu söz 27 ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münâsib olduğunu anlamayan insan, insan değil. Asır (ikindi) vaktinde ki, o vakit hem güz mevsim-i hazînânesini (sonbahar hüzünlerini) ve ihtiyârlık hâlet-i mahzûnânesini (üzüntülü durumunu) ve âhir­zaman mevsim-i elîmânesini (acılarla dolu mevsimini) andırır ve hatırlattırır. Hem yevmî (günlük) işlerin neticelenmesi zamanı, hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam-ı İlâhiyenin (Allah'ın nimetlerinin) bir yekûn-ü azîm (büyük bir toplam) teşkîl ettiği (oluşturduğu) zamanı, hem o koca güneşin ufûle (batmaya) meyletmesi işaretiyle insan bir misafir me’mur ve her şey geçici, bî-karâr (kararsız) olduğunu i‘lân etmek zamanıdır. Şimdi, ebediyeti (sonsuzluğu) isteyen ve ebed (sonsuz) için halk olunan (yaratılan) ve ihsâna (iyiliğe) karşı perestiş (aşırı düşkünlük) eden ve firâktan (ayrılıktan) müteellim olan (açı çeken, kederlenen) rûh-u insan (insan ruhu); kalkıp abdest alıp, şu asır (ikindi) vaktinde ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâkî (Başlangıcı olmayan ve sonu bulunmayıp devamlı var olan Allah (cc).) ve Kayyûm-u... (Başlangıcı ve sonu olmayıp daima var olan ve varlığı için hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyi var ederek varlıkta tutan Allah'ın (cc).) ...Sermedî’nin (Başlangıcı ve sonu olmayıp daima var olan ve varlığı için hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyi var ederek varlıkta tutan Allah'ın (cc).) dergâh-ı Samedâniyesine (Her şeyin her an muhtaç olduğu ve kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın (cc) huzuruna) arz-ı münâcât ederek (kurtuluş için yakarışlarını sunarak), zevâlsiz (bitmeyen) ve nihâyetsiz (sonsuz) rahmetinin iltifâtına ilticâ edip (sığınıp), hesabsız ni‘metlerine karşı şükür ve hamd ederek, izzet-i rubûbiyetine (Allah'ın (cc) herşeyin sahibi ve terbiyecisi olmaklığının yüceliği ve şeref ve üstünlüğüne) karşı zelîlâne (küçüklüğünü ve aşağılığını anlar şekilde) rükûa gidip, sermediyet-i ulûhiyetine (SERMEDİYET-İ ULUHİYET : Uluhiyetin sermediyeti, Allah'ın (cc) bütün kâinattaki hakimiyetinin ve herşeyi emri altına alıp kendine kulluk ettirmesinin ebediliği ve sürekliliğine) karşı mahviyetkârâne (kusur ve küçüklüğünün şuurunda alçak gönüllülük sahibi olarak) secde ederek, hakîkî bir teselli, bir rahat-ı rûh (ruh rahatı) bulup, huzûr-u kibriyâsında (Sonsuz büyüklük sahibi Allah'ın yüce huzurunda) kemerbeste-i ubûdiyet (Kulluk için el bağlayıp Allah'ın huzurunda durma) olmak demek olan asır (ikindi) namazını kılmak ne kadar ulvî bir vazîfe, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-u fıtrat (yaratılış gereği) edâ etmek (ödemek), belki gayet hoş bir saadet elde etmek olduğunu insan olan anlar. Mağrib (akşam) vaktinde ki, o zaman hem kışın başlamasından yaz ve güz âleminin nâzenîn (nazlı) ve güzel mahlûkātının (yaratılanların) vedâ‘-ı hazînânesi (üzüntülü ve acılı şekilde ayrılığı) içinde gurûb etmesinin (gözden kaybolmasının) zamanını andırır. Hem insanın vefatıyla bütün sevdiklerinden bir firâk-ı elîmâne (acıklı ayrılık) içinde ayrılıp kabre girmek zamanını hatırlatır. Hem dünyanın zelzele-i sekerât (ölüm anı sarsıntısı) içinde vefatıyla, bütün sekenesi (sâkinleri) başka âlemlere göçmesi ve bu dâr-ı imtihân (sınav yeri) lâmbasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır. Ve zevâlde (son bulmada) gurûb eden (gözden kaybolan) mahbûblara perestiş edenler (haddinden fazla sevenleri) şiddetle îkāz eder bir zamandır. İşte akşam namazı için böyle bir vakitte fıtraten (kendine has yaratılışla) bir Cemâl-i Bâkîye (Kalıcı ve devamlı güzelliğe -Allah-) âyîne-i müştâk olan (çok fazla arzu ve iştiyak (kuvvetli ihtiyaç) gösteren ayna olan) rûh-u beşer (insan ruhu), şu azîm (büyük) işleri yapan ve bu cesîm (koca) âlemleri çeviren, tebdîl eden (değiştiren) Kadîm-i Lemyezel (Sona ermeyen ve başlangıcı olmayan Allah (cc).) ve Bâkî-i Lâyezâl’in (Hiçbir zaman yok olmayan, varlığı kalıcı ve sürekli olan Allah'ın) arş-ı azametine (Allah'ın (cc) sonsuz büyüklüğünün en üstün derecede ortaya çıktığı makama) yüzünü çevirip, bu fânîlerin (ölümlülerin) üstünde Allah en büyüktür deyip, onlardan ellerini çekip, hizmet-i Mevlâ için (Dostumuz ve gözeticimiz olan Allah'ın hizmetinde bulunma için) el bağlayıp, Dâim-i Bâkî’nin (Sonsuz ve devamlı olan Allah'ın (cc).) huzurunda kıyâm edip (ayağa kalkıp, ayakta durup), Bütün hamdler (şükürler) kim söylese ve kime söylese sadece Allah'a (cc) mahsustur. demekle kusursuz kemâline (mükemmelliğine), misilsiz cemâline, (emsalsiz güzelliğine) nihâyetsiz (sonsuz) rahmetine karşı hamd ü senâ (övgüyle şükür) edip "Ancak sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz." Fâtiha Sûresi, 5. Ayet Meali demekle  muînsiz rubûbiyetine (yardımcısız terbiye ediciliğine) şerîksiz ulûhiyetine (ortaksız ilahlığına), vezirsiz saltanatına karşı arz-ı ubûdiyet (kulluğunu arz etmek) ve istiâne etmek (yardım dilemek); hem nihâyetsiz kibriyâsına (sonsuz büyüklüğüne), hadsiz kudretine ve aczsiz izzetine karşı rükûa gidip,